Paylaşım Sitesi  

Geri git   Paylaşım Sitesi > Eğitim & Öğretim > Kitap Özetleri
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et

Tags: , , ,

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #21 (permalink)  
Alt 07-16-2007, 02:41
BüŞr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
C0 - aDmiNiyE
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 2.328
Tecrübe Puanı: 133004
BüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond repute
Standart

KİTABIN ADI Şafakta Kazandık Zaferi
KİTABIN YAZARI AN DUK
YAYINEVİ VE ADRESİ Oda Yayınevi
BASIM TARİHİ Eylül 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI

KİTABIN ÖZETİ :

Kitap; Vietnam’ da stratejik değeri yüksek bir köy olan Hon Dat’ ın Amerikalı ve Güney Vietnam güçlerince yapılan saldırılara direnişi anlatıyor. Tarihsel olarak uzun ve çetin bir bağımsızlık mücadelesi veren Vietnam halkının Fransızları ülkelerinden çekilmeye zorladıktan sonra bu kez ABD’ nin müdahalesiyle karşılaşmasının askeri öğelerini anlatarak, askeri açıdan da önemli mesajlar içeriyor.

ABD o dönemde komünist ülkelerin dünya çapında yoğunlaşmasından dolayı askeri müdahaleler öngörüyordu. Savaşı kaybetmesine yakın Vietnam’ ı ikiye bölerek, Kuzey ve Güney Vietnam’ da farklı mücadelelere girişti. Kitap Güney Vietnam’ daki bölünmeden hemen sonra yeniden yükselen savaş dönemine değiniyor.

Hon Dat Köyü klasik, her zaman düşündüğümüz tipik bir köy yapısındadır. Balıkçılık yapan, pirinç yetiştiren bu köyün önemi Vietkong’ un burada mevzilenmesi ve yakında bulunan bir mağaraya çekilerek kayıp vermeden köyü savunuyor olmalarıdır. ABD’ nin verdiği kayıplardan dolayı Güney Vietnam askerleri olan Ranger’ları oluşturarak savaşa yeni bir boyut verir. ABD daha önce bu bölgede ağır bir yenilgi aldığı için, bu kez büyük bir askeri güçle bölgeye intikal düzenler.

Burada istihbaratın önemini görüyoruz. Vietnamlılar önce ABD ve Ranger ordusunun köye yaklaştığını öğrenirler. Ardından köyde bulunan bir Amerikan casusunu yakalayarak ordunun ana planını ele geçirirler. Sonra bu güçlü orduyu karşılayacak bütün hazırlıklara başlarlar. Mevzi kazmaktan nöbet tutmaya kadar en ince ayrıntısına kadar planladıkları gibi, geri çekilme yollarını ana baştan kurarlar. En sonunda ulaşılması çok güç bir mağaraya gizlenerek çarpışmaya orada devam ederler.

Çatışmanın ilk safhası tam planlandığı gibi gider. Köye girişte Rangerler hem ummadıkları kayıpları verirler, hem de hazırlanan tuzaklara düşerler. Ancak mağaraya çekildikten sonra beklenmedik bir şey olur. ABD’ nin planı bu kez her ne pahasına olursa olsun burada kalmak ve köyü bir üs haline getirmektir.

Mağaradan bunu gören Vietkong’ un durumu zorlaşır. Çünkü topu topu 19 kişilerdir. Köyü askeri bir üs haline getirerek psikolojik bozgun yaratmak isteyen ABD bu kez bir çok şeyi göze almıştır. Bunu hesaplayan Vietkong’ un ne yeterli yiyecek ve içecek stoku, ne de daha fazla direnmeye gücü vardır. Sonuçta 19 kişinin silahlı olarak binbeşyüz kişilik bir orduya dayanabilme olanağı yoktur.

Ancak köy halkından siyasal bir mücadele ile düşmanı yıpratmasını isteyen Vietkong’un öngörüsü de ortadadır. Amerikalılar ve Rangerler önce ırmağa set çekip gerillaların su bulabileceği bölümü zehirlerler. Buradaki plan açıktır. Mağaraya çekilmiş Vietnam’lıların susuzluğa dayanamayarak teslim olacakları ya da ölü ele geçireceklerini düşünürler. Bu askeri taktiğin tarihsel olarak çok fazla kullanıldığını biliyoruz. İskitlilerin de düşmanlarını ülkelerinin içine doğru çekerek suları zehirleme yöntemiyle onları ölüme terk edip iyice yorulmalarını sağlayarak, sağ kalanları da ani baskınlarla yok ettiklerini biliyoruz. Sovyet Rusya'da, Hitler Almanyası'ndakine benzer taktikler uygulanmıştır. Cephenin çok geniş olduğu alanlarda ya da uzun sürecek kuşatmalarda bu tarz sabotajlar yapılarak zamanın lehe çevrilmesine çalışılır.

Ancak çok kararlı olan Vietnamlılar, önce ırmaktan su içen bir arkadaşlarının zehirlenmesinden şüphelenirler ve su içmezler. Zor şartlarda idrarlarını içerek savaşı sürdürürler. İki yaralıları olduğu halde karşı tarafa yüzden fazla kayıp verdirmişlerdir. Hele son saldırıda gerillaların kesin olarak öldüğünü sanan askerler çok kolayca kayıp verir. İlk defa bir Amerikan askeri ve yüzbaşısı da burada öldürülür.

Psikolojik savaştan yararlanmak isteyen ABD’ liler bu kez esir olarak aldıkları bir kadına mikrofon asıp mağaradakilere açıklama yapmasını isterler. Ancak o da ters teper. Kadın kendisine söylenilenin tersine içerdekilerin teslim olmamasını ve savaşmalarını ister. Kadını öldürerek bu kez köy halkının ayağa kalkmasına neden olurlar cenaze bir mitinge dönüşür. Bilerek mağara önünden geçirilir, mağaraya su ve yiyecek bırakılır. Köy halkının kesilen her ağaca tazminat istemesi, durmaksızın mitingler yapması, yaralıların kötü durumu, artık ABD’ lileri sıkıştırmıştır. Burada eklemeliyiz ki, dünya basınının ve diğer ülke halklarının ABD’ yi savaş yüzünden sürekli kınamaları ve protesto gösterilerinin artması, onları sarsarak kaybetmelerinde önemli bir etken olmuştur.

Bu kez mağaradakilere Kore ve Çin de geçen kimi çarpışmaları göstererek morallerini bozma girişimlerinde bulunmuşlardır. Ancak yaralı askerlerini ölüme terk etmeleri, mitingler, yerel işbirlikçilerin komutanının öldürülmesi Rangerların morallerini bozmuştur. Vietkonglar onların aklını çelmiş ve ilk firarlar başlamıştır. ABD’ nin güneyin askerlerini tutamayacağı açığa çıkar.

Böylece son olarak denedikleri hamlede başarısızlıkla sonuçlanır ve ordunun dağılma süreci başlar. Seyredilen filme Vietnamlılar aktif karşılık verince bu kez köy halkı da tavrını net olarak ortaya koymaya başlar.

Askeri harekat çok uzayınca farklı bölgelerde saldırıya uğrayan ABD askerleri geri çekilmek zorunda kalırlar. Zaten yağmur başlamış ve su sıkıntısı da yok olmuştur.

Kitaptan öğrendiğimiz şey savaşın aynı zamanda psikolojik ve siyasal bir mücadele olduğudur. Gerçekten binbeşyüz kişilik bir ordunun; yaralılara yaptıkları, üst rütbeli subaylarını kaybetmeleri ve ardı arkası kesilmeyen mitingler, orduyu yıpratmış ve savaş azmini kırmıştır.

Ve elbette durum ne olursa olsun savaşın taktiklerini sonuna dek eksiksiz yerine getirmek ve asla kararlılığı kaybetmemek gerektiğini de öğreniyoruz. Kararlı ve disiplinli bir grup, her zaman Hon Dat’ ta olduğu gibi savaşı kazanmaz, ancak kendi birliklerine zaman kazandırarak savaşın kaderini değiştirilebilir. Bir grup İngiliz komandosunun, II. Dünya Savaşında Malta adasına Alman birliklerinin çıkarma yapmasını engellediğini hatırlarsak bunu daha iyi anlayabiliriz. Yine savaşın siyasal ve psikolojik yönüne iyi bir örneği kendi tarihimizde de görülür. İzmir’in işgalı üzerine İstanbul’ da düzenlenen Sultan Ahmet mitingi ve mitingin düzenleyicilerinden Halide Edip Adıvar‘ ın konuşması, Türk halkının milliyetçi duygularını ateşlemiş ve işgalci güçlere karşı savaşma azmini güçlendirmiştir.

Bu yüzden savaşın ve askeri harekatın asla tek taraflı yürütülmediğini bilmek zorundayız. Halkı kazanmak, disiplinli ve kararlı olmak, morali ve psikolojik üstünlüğü elde tutmak ve savaşın hilelerini ustaca ve canlı bir şekilde uygulamak ilk elden yapılması gerekenlerdir. "Savaşta hiçbir şey tek bir plana göre değildir. Plan her olasılık düşünülerek hazırlanmalıdır." Kitabın vermek istediği mesaj budur.









KİTABIN ADI Şahidin Korkusu
KİTABIN YAZARI Sandra BROWN / İpek CENT
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Nisan 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI

KİTABIN ÖZETİ :

GİRİŞ BÖLÜMÜ

Kendal adlı kadın 3 aylık bebeği ile birlikte bir kasaba yakınlarında araba kazası geçirir ve hastaneye yatırılır. Ciddi problemi yoktur; ama arabada bulunan bir kadın ölmüş, erkek ise başına aldığı darbe sonucu travma geçirerek hafızasını yitirmiştir. Kendal bundan istifade ile polise verdiği ifadesinde onu kocası diye belirtmiştir.

1.BÖLÜM :

Bu bölümde Kendal ile Matt’ in düğün merasimi anlatılıyor. Bu törene Kendal’ ın arkadaşı Ricky Sue adlı kız katılmış fakat büyükannesi katılamamıştır. Matt’ ın babası kasabada av malzemeleri satıyormuş. Kendall, kasabaya kamu avukatı olarak gelmişti ve halk bir kadının bu göreve gelmesini biraz yadırgamıştı. Kendall zamanla halkın ona ısınmasını sağlamaya çalışacaktı.

Ricky Sue, rahat tavırlarıyla itici karşılanmış o da bunun farkına vararak Kendall’ a büyükannesi ölünce geçmiş ile tüm bağlantısını kesmesini önermişti.

2. BÖLÜM :

Kendall, bebeği Kevin için hastanedeki adamı kocası olarak tanıtmaya devam etti. Amacı zaman kazanmaktı. Bu arada hafıza kaybının ne kadar süreceğini öğrenmeye çalıştı ama buna kesin cevap verilemezdi.

3. BÖLÜM :

Adam, ondan şüphelenmişti. Sezgi gücü yüksekti ve Kendall’ ın nişan yüzüğü de pek sıradandı ve yeni almıştı. Kendall bir araba satın alarak kaçmaya karar vermişti ve bir avukat olarak ve çevresinde de iyi bir yalancı olarak tanınmasının hakkını vererek satıcıyı da aldatmıştı. Yalnız kaçışını hemşireler fark etmese de, onu gören biri vardı.

4. BÖLÜM :

O, yaralı adamdı ve artık Kendall’ a hiç inanmıyordu. Yine de kendini götürmesini sağladı.

5.BÖLÜM :

Bir kasabada durduklarında adam onu tekrar sınadı. Kahvesini şekersiz içiyordu ve öyle getirilmesi adamın bir hükme varmasını engellemişti. İsminin John olduğunu söyleyen Kendall’ ın da ismi ona bir şey ifade etmemişti.

6. BÖLÜM :

Kendall, Kevin ve John’ u, vefat etmiş olan büyükannesinin evine götürdü. O, kendisi için çok önemliydi, anne ve babası beş yaşındayken bir trafik kazası sonucunda öldükten sonra büyükannesi her şeyi idi.

7. BÖLÜM :

Kendall, kocası ve babasının güneyli mutaassıp bir aileden olduğunu ve ırk ayrımcılığı yaptığını anlamıştı.

8.BÖLÜM :

Kendall ve yaralı adam yorgun olarak geceyi bir motelde geçirdiler. Yaralı adamla tıpkı gerçek karı-koca imişcesine yakınlaşmaya başladılar.

9.BÖLÜM :

Kendall ve yaralı adamın kaçtığı kasabaya ve hastaneye FBI ajanları gelmiş ve soruşturmaya başlamışlardır.

10.BÖLÜM :

Kendall kendini Matt’ in çevresine tam olarak giremediğinden yalnız ve dışlanmış olarak hissediyor, kocasını kayınpederinden bile kıskanıyordu.

11.BÖLÜM :

Kendall avukat olarak kasabanın aşağı tabakasından kötü namlı bir ailenin hırsız oğlunu mahkemede savunmuş ama yargıcın katı tutumu yüzünden başarılı olamamıştı. Yargıç kayınpederinin arkadaşıydı ve gelinini uyarması için onu ikaza gelmişti.

12. BÖLÜM :

Kendall, kocasının diğer tüm aileler gibi domuz kesimine gittiklerinde yanlarındaydı ve manzara onu bayıltmış, halkın çıt-kırıldım kızı demelerine neden olmuştu. Kilisede de güzel bir kadının dolu bakışları onu ürkütmüş ama onu tanıyamamıştı. Bu arada savunduğu hırsız genç hastaneye kazayla meydana gelen bir olay sonucu kaldırılmış, ailesi ise intikam peşine düşmüştü.

13. BÖLÜM :

Hırsız çocuk kaza sanılan olayda elleri kelepçeli iken bir yere takılmış ve kolunun biri omzundan itibaren kopmuştu. Bu onda kalıcı psikolojik ve fizyolojik sorunlara yol açmıştır. Yaralı adamın (John) Kendall’ dan ve evliliğinden duyduğu şüphe artmış ve onun çantasındaki tabancayı bulmuştur.

14. BÖLÜM :

Kilisedeki kadın kocasını öldürmüş ve Kendall’ ın savunmasına verilmişti. Kadın, sarhoş ve zorba kocasından yıllardır şikayetçiydi. Olay gecesinde de kocası onu dövmüş zorla beraber olmak istemiş ayrıca silahı kafasına dayayarak ölümle tehdit etmişti. Hırsız çocuğun ailesi de Kendall’ a tehdit mektupları ve ölü fare gibi şeyleri gönderip rahatsız ediyorlardı. Kendall ise ailesini karşılık vermemek konusunda zor zaptediyor ve çoğu şeyi söylemiyordu. Ama mektup ve delilleri biriktiriyordur.

15. BÖLÜM :

Kendall’ ın savcı, rahip gibi kasabanın ileri gelenleri hakkında araştırma yaptığı peşindeki FBI ajanınca bulunmuş, kaçmak için araba satın aldığı yerle de irtibat kurulmuştur.

16. BÖLÜM :

Kendal John’ un silahını saklamış ama John bundan evvel hafızasını yitirmesine rağmen silahı eline uygun bulmuş ve yabancı olmadığı kanısına varmıştı. Kendall silahı sakladıktan sonra John’ un dikişlerini almıştır. John Kendall’ a arzu duymaya başlamıştır. Çocuğu sevmediğini ve onun babası olmadığı hissediyordur.

17. BÖLÜM :

Kendall hamile olduğunu öğrenmiş ama yine tehdide uğradığından Matt’ e olayı bir türlü söyleyememişti.

18. BÖLÜM :

Kendall John yanında olduğu halde bir süper markete gelmiş ve o arabadayken telefonla görüşüp başka bir arabayı satın alarak kaçmayı planlamıştır. Ama John şüphelenerek takip etmiş ve Kendall’ ın oyununu bozmuştur.

19. BÖLÜM :

Kendall hamile olduğunu eşine söylemiş ve bu arada bir dava daha almıştır. Bir Çinli çocuk, sevgilisi olan beyaz bir kıza tecavüzle suçlanıyordu. Bu gerçek değildi ama kıza aile baskısı farklı ifade verdirebilirdi. Bu arada kocası ile katil kadını bir arada görür ve hayretler içinde kalır.

20.BÖLÜM :

John ve Kendall birbirlerine iyice yaklaşmışlar ve Kendall’ ın kendini geri çekmesiyle sevişmenin eşiğinden geri dönmüşlerdir. John bunun başka bir kadının varlığından dolayı olduğu sanmıştır.

21. BÖLÜM :

Kendall Matt ile olan konuşmasında o kadınla olan ilişkisinin uzun bir zamandan beri olduğunu ve birbirlerini sevdiklerini ve Matt’ in bu kaçamak için kendini pek de suçlu görmediğini anlamıştı.

22. BÖLÜM :

Onunla ve kayınpederi ile konuşmak için arabasına binip ormana doğru gitmiştir. Orada sadece erkeklerden oluşan bir grubun Çinli genci çarmıha gerdiklerini görür. İçlerinde savcı, yargıç ve peder de vardır.

23. BÖLÜM :

Eve dönüp polisi aramaya çalıştığında evdeki kocasının ve kayınpederinin de işin içinde olduğunu elbiselerden ve konuşmalardan anlar.

24. BÖLÜM :

Kendall kaçar ve FBI’ ı arar, ama FBI ajanı kaçtığı yere kayınpederi ile gelince korkusu daha artar. Ama onları önceden görür ve hemen uzaklaşır.

25. BÖLÜM :

Büyükannesi ve kız arkadaşıyla buluşur ve vedalaşır. Küçük bir kasabada basit işlerde çalışarak çocuğunu doğurur. Büyükannesinin ölümünden de geç haberi olmuştur.

26.BÖLÜM :

John hafızasını geri kazanmıştır. O FBI' dan ayrılan bir müfettiştir ve olaya Jım adlı FBI ajanı arkadaşının kendine olan güveni sayesinde iş bilgisi ve sezileri nedeniyle girmiştir.

27.BÖLÜM :

Kendall kayınpederi “Kardeşler Birliği” denilen ırkçı örgütü kurar ve oğlu Matth’ i de yerine hazırladığını müfettiş John ve ajan Jım’ den öğrenir. Aradan geçen zaman içinde Matth zaten kendisini boşar. Ama Kendall kendini ve oğlunu güvende hissetmemektedir.

28.BÖLÜM :

John kazayı hatırlamıştır. Kazada ölen bayan da bir memurdur. Kendall’ ın kendine söylediği yalanlar gerçek hikayenin isimleri değiştirilmiş halidir. Ama yaşadıkları yakınlaşmanında bir oyun mu, yalan mı olduğunu bilmemektedir.

29.BÖLÜM :

John Kendall’ la beraber olmuştur. Şimdi bir psikologdur, uzman olarak meslek hayatında zor bir dönem geçirmektedir.

30.BÖLÜM :

Kocası ve kayınpederi, Kendall' ın çocuğu olduğunu öğrenmişler, gerek onu alabilmek ve gerekse hapse girmekten kurtarabilmek için güneyin en iyi avukatını tutarak mücadele etmeye başlamışlardır.

31.BÖLÜM :

Matt ve babası, Matt’ in sevgilisinin dişiliğini kullanarak gardiyanı devre dışı bırakmasıyla hapisten kurtulmuşlardır.

32.BÖLÜM :

Kendall John’ a aşık olur ve onunla evlenmek istemektedir.

33.BÖLÜM :

Matt’ in babası, Matt’ in annesini öldürür ve bu şekilde adaleti Tanrı adına uyguladığını zanneder. Aynı şekilde Matt' in sevgilisini de öldürerek kutsal görevini tamamlayacağını düşünmektedir. Bu durumu öğrenen Matt donakalır.

34.BÖLÜM :

Kendall kız arkadaşından, kayınpederi ile Matt’ in kaçtığını öğrenir ve John’ a da zarar gelmemesi için onu bırakıp kaçmaya karar verir. Bu arada FBI Matt’ in sevgilisinin cesedini bulur.

35.BÖLÜM :

John’ un hafızası artık tamamen yerine gelir ve görevinin Kendall’ ı yerine sağ salim ulaştırmak olduğunu hatırlar.

36.BÖLÜM :

Jim Kendall’ ın kız arkadaşı ile konuşarak John’ un FBI’ dan ayrılmasının nedenini, yaşadığı acı tecrübeden kaynaklandığını ve çocuk fobisi olduğu dolayısıyla korunmaya ihtiyaçları olduğunu söyleyerek ondan yardım ister ama o yardım etmez.

37.BÖLÜM :

Kendall’ ın kız arkadaşının peşine hırsız çocuğun akrabaları ve eski kocası ve kayınpederi düşmüşlerdir. Evine giderek arama yaparlar.

38.BÖLÜM :

FBI bu durumdan haberdar olarak harekete geçer. Jım John’ u böyle bir olaya soktuğu için azap duyuyordur.

39.BÖLÜM :

Kendall ile John geçmiş hakkında konuşurlar ve birbirlerine sevgilerini ifade ederler.

40.BÖLÜM :

Kendall’ ın kız arkadaşı hırsız çocuğun akrabalarıyla tanışır ama onlar asıl kimliklerini gizleyerek onu sarhoş bir durumda motele götürürler.

41.BÖLÜM :

Matt ile babası kızın evinden aldıkları notlardan Kendall’ ın nerede olduğunu tahmin ederek oraya giderler.

42.BÖLÜM :

Kendall’ ın kız arkadaşı sarhoşken ağzından laf kaçırır. Zararlı akrabalar gidecekleri yeri öğrenirler.

43.BÖLÜM :

John herşeyi bildiğini açıklar. Kendall da onu anlar fakat kaçması gerekir. John’ un kafasını vurup kaçarken içeriye girenler vardır.

44.BÖLÜM :

Kendall’ ın kız arkadaşı Ricky Sue FBI ajanı Jim’ e gelerek başından geçenleri ve akrabaları etkisiz hale getirdiğini anlatır.

45.BÖLÜM :

Matt ve babası evi bularak gelirler ve John ve Kendall’ ın zinası ve Matt’ in sevgilisinin öldürülmesi olayları birleşince Matt ağlamaya başlar. Irkçı baba bunu zayıflık olarak kabul ederek onu öldürür, torunu kendine alışıncaya kadar eski gelinini yanına almak ister. Kendall Jonh’ un yaşamasını şart koşsa da Gibb onu da vurur. Kendall da onu vurur.

46.BÖLÜM :

Aslında Gibb’ i vuran FBI’ dı ve hemen Jim başkanlığında olaya girmişlerdi. John yaşıyor ve yarası çok önemli değildir.

47.BÖLÜM :

Kendall aslında bir başka avukatın yerine o kasabaya gittiğini açıklar. Tüm bu olanlardan sonra Kendall ve John bir aile kurmaya karar verirler.









KİTABIN ADI Şakir Paşa Köşkü
KİTABIN YAZARI Nermidil Erner Binark
YAYINEVİ VE ADRESİ Remzi KitabeviSelvili Mescit Sok. No:3 34440 Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ Nisan 2000
KİTABIN YAYIM MAKSADI Nermidil Erner Binark, kendinin de içinde bulunduğu bir ailenin hatırasına bu kitabı kaleme almıştır. Batıya açılırken özünü korumanın, kültürel değerlere sahip çıkmanın önemi vurgulanan kitapta; bugün artık devri kapanmış bir hayat tarzı halkımıza gösterilmek istenmiştir.

KİTABIN ÖZETİ :

Bu kitapta anlatılanlar, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemine ve Cumhuriyet’ in kuruluş yıllarına tanık olmuş bir üst tabaka ailenin, Şakir Paşa Ailesinin hikayesidir. Bu aile ülkemize Cevat Paşa, Şakir Paşa gibi devlet adamlarıyla Fahrünnisa Zeyd, Aliye Berger, Cevat Şakir gibi sanatçılar armağan etmiştir.

Nermidil Erner Binark, Şakir’ lerin kızlarından Ayşe Erner ile, Osmanlı ordusu subaylarından Ahmet Faik Bey’in kızı olarak yaşadığı çocukluk günlerini anlatırken, dönemin de özelliklerini ve durumunu ortaya koyar. Kitapta kimliğini kaybetmeden

Batı’ya açılmaya çalışan bir aristokrat ailenin kültürüyle, Anadolu kökenli genç bir subayın kültürü arasında gel gitlerle dolu bir çocukluk geçiren yazar, sonradan ailenin büyüklerinden biri olarak geriye bakarken, bir dönemi tatlı ve acı yönleriyle gözler önüne serer.

Nermidil’ in baba tarafı silik bir görünümle Anadolu hayat tarzını temsil ederken, anne tarafı Elmalı Türkmen aşiretine dayanmaktadır. Nermidil’ in annesi Miralay Asım Bey’ le Sıdıka Hanım’ ın Ahmet Cevat ve Mehmet Şakir adlı iki oğlundan Mehmet Şakir’ in kızıdır. Ahmet Cevat ve Mehmet Şakir Bey’ ler anne ve babalarını, çocuk yaşta kaybedince Mekteb-i Harbiye’ ye giderler. Ahmet Cevat çok önemli görevlerde bulunur, hatta sadrazamlık mevkiine kadar yükselir. Kitaba konu olan aile ise Şakir Paşa’ nın çocukları ve torunlarıdır. Şakir Bey ilk hanımı ölünce Girit’ li Sare İsmet ile evlenir. Bu evlilikten beş çocukları olur. Çocukların eğitimine son derece önem veren Şakir ailesi, yabancı dil ve müzik derslerini de göz ardı etmeyerek o zamanın farklı aile yapısını temsil eder.

Şakir Paşa’ nın büyük oğlu Cevat Oxford Ünivesitesinde okumaktadır. Her türlü desteği gören Cevat’ ın kültürel değerlerinden uzaklaştığı farkedilince okulu bırakıp İstanbul’ a gelmesi istenir. İstanbul’ a İtalyan asıllı eşi ve bir de çocuğu ile dönen Cevat’ ın ailesiyle arası bozulur. Bir işte bulunmaması Cevat’ ı iyice bunaltınca babasını öldürmek gibi bir gaflette bulunur.

Şakir ailesinin büyük ve görkemli bir köşkte yaşantıları bu şekilde devam ederken çocukları evlilik safhasına girmişler ve köşkün kalabalıklaşmasına vesile olmuşlardır. Nermidil’ in annesi Ayşe’ ye de Jandarma Alay Komutanı Ahmet Faik Bey talip olur. Sonraları Sivas valisi görevi verilen Ahmet Malta’ ya sürgüne gönderilir. 31 Mart vakası ve Çanakkale Savaşı olaylarında dönen siyasi entrikalar sebep olmuştur Ahmet Faik’ in bu sürgününe. Birkaç arkadaşıyla kaçmayı başaran Ahmet yaşadığı olaylardan dolayı memurluktan uzak durup ticaretle uğraşmaya çalışır. Bu amaçla eşi Ayşe ve daha çocuk olan Nermidil’ i alarak Arjantin (Buenas Aires)’ e yerleşir. Sigara fabrikası kuran Ahmet rakip firmaların oyunlarından başarılı olamaz.

Buenas Aires’ te bulundukları sürede Nermidil’ in eğitimi konusunda titiz davranılır. Gönderildiği okulda dini sapmalara uğratılmaya çalışılan Nermidil bu okuldan hemen alınır. Gösterilen bu alaka farklı kültürde dahi özüne sahip çıkmak suretiyle yanlış batılılaşmanın karşısında olduğunu kanıtlar. Kültürel ve dinsel değerlere önem veren bir okula gönderilen Nermidil’ e aynı zamanda Fransızca dersleride aldırılır.

Başarısızlıkla sonuçlanan Arjantin macerası üzerine İstanbul’ a dönülür. Büyük Ada’ daki köşkte ninesinin yanına yerleşince Nermidil için ayrı bir safha başlar. Oldukça kalabalık olan köşkteki, kurallar ve yaşantı Nermidil’ in gelişmesinde etken faktörler olur. Ortaokula gitmesi gereken Nermidil’ in hangi okula gideceğine dair tartışmalar olur. Babası mahalle mektebine göndermekten yanadır ve öyle de olur. Yabancı dil, dans ve müzik dersleri de genç yaşa gelince Nermidil’ in hayatında yer alır.

Büyüyen Nermidil’ le birlikte babasıyla olan tartışmaları da büyür. Üniversiteyi okumak isteyince babası artık genç kız olamasından dolayı karşı çıkar. Böyle olsada Nermidil tartışmalardan galip çıkmayı bilerek özel dersler alır ve Eczacılık fakültesini kazanır. Köşkte anne tarafı akrabalarının yaşama tarzını benimseyen genç kız çocukluktan beri ikilem yaşamaktadır. Büyüdükçe kendine cesareti gelen Nermidil kendiyle ilgili karalarda söz sahibi olarak ve kendine yol çizerek ön plana çıkar. Bir seçim zamanı babasıyla partiler üzerine tartışan genç kız artık iyice kişilik olgusunu tadar. Babası CHP yanlısı olsada köşkteki halk Nermidil’ le DP’ yi destekler.

Üniversitede makine doçenti Hikmet Binark’ la tanışan Nermidil onunla evliliğe karar verir. Aynı yıllarda köşkteki otorite Sare İsmet’ in ölümüyle kaybolmaya başlar. Her geçen gün dağılma belirtileri artar. Köşkteki eşyaların satımıyla başlayan süreç köşkün tamamının satılmasıyla son bulur.

Şakir Paşa’ nın oğlu Cevat’ a tepki göstermesi, Nermidil’ in yabancı kültürün yerleştirmeye çalıştığı okuldan alınması gibi olaylar gerçek batılılaşmanın ana kurallarını belirlerken; Şakir ailesinin kız çocukları dahil olmak üzere eğitim konusuna ciddi bakması, o zamana kadar pek ehemmiyet arzetmeyen yabancı dil, müzik ve dans gibi derslerinde ön plana çıkması ailenin karakterini sergiler. Ahmet Faik’ in bazı noktalara farklı bakışı da o zamanın hayat felsefesini gösterir. Aynı zamanda genel değerlerimizin halen var olduğunu gösterir. Genç kız olarak Nermidil’ in savun- duğu tezlerin olması ve bu tezlerde ısrarcı oluşu eski aile yapısının yerini reel ailelerin almaya başladığını göstermektedir.

Yaşanılan devirdeki milli duyguların romana serpiştirilerek işlendiğini de görüyoruz. Dönemin ağır basan ve halkı kaynaştıran noktası olarak işlenen bu milliyetçi duygular Türk milletinin o zamanki genel karakterini sergiler.








KİTABIN ADI Şeytan Dönemeci
KİTABIN YAZARI Agatha CHRISTIE / Gülten SUVEREN
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ekim 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI

KİTABIN ÖZETİ :

Olaylar bir kulüpte eski bir memur olan emekli bay Porter ‘in okuduğu gazetedeki bir haber üzerine başlamaktadır. Haberde Londra’daki depremde Gordon Cloade'ın evinin yıkıldığı ve yeni evlendiği karısı ile karısının abisi dışında kimsenin kurtulmadığı yazmaktadır. Bay Porter haberi okuduktan sonra kulüptekiler arasında, Gordon Cloade’n kardeşi doktor Jeremy Cloade’nda olduğunu fark etmeden yorum yapmaya başlar. Zira depremden kurtulan Gordon Cloade’un bir vapur yolculuğu sırasında tanıştığı ve aniden evinden uzak olan New York’ta evlendiği kadın, görevli olduğu Afrika’daki dostu Underhay’ın onu terk eden eşidir. Underhay kadının kendisini terk etmesi üzerine dostu Porter’e dert yanmış ve Katolik olduğu için boşanamadığı eşinin kendisini habersizce terk etmesini hazmedemediğini anlatmıştır. Ayrıca hayatını vatanı olan İngiltere’den uzakta sürdüren bu adamı kendisinin ölüm haberini ilan ettirerek ve Afrika’da izini kaybettirip kadının özgür kalabileceği günden bahsetmiş, fakat buna fırsat bulamadığı için bu olayın ismini lekelediğini buna da çok üzüldüğünden bahsetmiştir. Bu olaydan kısa bir süre sonra Underhay’ın ölüm haberi İngiltere’ye ulaşmış Bay Porter’de bu ölümü devamlı bu kadına bağlamıştır.

Gordon Cloade öldükten sonra yaşadığı köyde yerleşen eşi Rosaleen ve abisi David Hunter büyük bir mirasa konmuşlardır. Çok zengin olan Gordon Cloade evlendikten sonra yeni bir vasiyetname hazırlamadığı için eldeki tüm varlıkları karısına geçmiştir. Yine yasalara göre bayan Rosaleen varlıklara sahip olmasına karşın parasının sadece faizini kullanabilmekte, ana parayı sarf edememektedir ki bu bile güçlü bir servettir. Gordon Cloade’un akrabaları bu olaydan son derece rahatsız olmuş ve mirastan hiç pay alamadıkları için Roseleen’e düşman kesilmişlerdir. Zaten yoksullukla büyümüş Rosaleen’inde turnelere çıkıp dünyayı gezen bir aktrist olması onu hoş görmeleri için gerekli mazereti de vermiştir.

Yaşamı boyunca baktığı ve onlara devamlı yardım edeceğini vadettiği, bunun için para biriktirmelerini istemediği Gordon Cloade’un akrabaları Lionel Cloade maddi sorunları Gordon tarafından karşılanmakta olduğu için hastalara bakmak yerine araştırmalara yönelmiştir. Kethie Cloade (doktorun eşi), Jeremy Cloade (Gordon’un avukatı ve kardeşi), Freances Cloade (Jeremy’nin karısı), Adela Marchmont (Gordon’un kız kardeşi) Lynn Marchmont (Adela’nın kızı aynı zamanda Rowley Cloade’nın nişanlısıdır. Nişandan sonra Avrupa’ya çalışmaya giden kız ölüm haberi ile geri dönmüştür.)

Gordon Cloade’nın akrabaları tarafından devamlı finanse edildikleri için belirli gelire sahip olmayan insanlardır. Ölüm olayı ile birlikte yardımlar kesilir akrabalar artık kredilerini de kullanmış ve birer birer Rosaleen ‘den para istemeye başlamışlardır. Aslında çok iyi kalpli olan Rosaleen elinden geldikçe yardım etmek istemektedir. Fakat onunla zıt olan abisi David mani olmaktadır. Tüm Cloade’lerin çekindiği ve kaba tabir ettiği Davıd Hunter onlara hakaret edip onları küçük düşürmeye çalışmaktadır. Kethie Cloade’nin verdiği bir yemekte Lynn Marchmont’la tanışan Davıd Hunter kıza ilgi duymaya başlar. Yeni bir çiftlik kuran ve Gordon’un finansa edeceği Rowley’le nişanlı olan Lynn’de Davıd Hunter’ın konuşmalarından etkilenmiştir. Zira Rowley’ın Gordon'un ölümü ile çiftliği büyütme planları suya düşmüş ve Lynn tarafından aciz olarak görülmeye başlanmıştır.

Olaylar böyle sürerken kasabaya gelen ve kendini Enoch Arden olarak tanıtan birinin David Hunter’e mektup yollayıp, Underhay’dan haber getirdiğini ve bu konuda konuşmak istediğini bildirmesi her şeyi altüst eder. Bu olay karşısında panikleyen David Rosaleen’ı Londra’ya gönderip adamla görüşür. Konuşma sırasında Underhay’ın yaşadığını ima eden ve istediği on bin sterlin verilmediği taktirde bunu Cloade’lere söyleyeceğini anlatan adam Davıd’ı korkutur. Bu konuşmaya kulak misafiri olan ve adamın kaldığı otelde hizmetçilik yapan Beatrıce’de olayı hemen Rowley Cloade’ye aktarır. Rowley bunu duyunca doğruca avukat olan amcası Jeremy’e koşar. Onu beklerken resimlerine göz atmaktadır ve bir anda fikrini değiştirip çıkar gider.

Olayın iki gün ardından Enoch Arder’in otelde ölü bulunmasıyla bir anda her şey çalkalanmaya başlar. Bir cinayet görünümündeki olaya komiser Spence atanır. Oteldeki olayda başının arkası ezilmiş Enoch Arder yüzü koyun yatmaktadır. Hemen yanındaki masada bir şömine maşası olmakla beraber, ceketin üstünde D ve M harfleri bulunan altın bir çakmak ve dolabın altında da kırmızı bir ruj bulunur.

Çakmağı bir çiftlik gezisi sırasında Rosaleen’de gören ve sigarasını yakmak için elinden alan Rowley hemen tanır. Adamın Davıd Hunter’la olan hukuku da açıklanınca tüm şüpheler Davıd Hunter’e yönelir.

Adam Underhay’ın canlı olduğunu ispatlaya bilecek, bu sayede Rosaleen’in yeni evliliği geçersiz sayılacak ve miras hakkı kalmayacaktır. Bunu engellemek için Davıd Hunter adamı öldürmüştür. Zira adamın ölümünden sadece Davıd ve Rosaleen karlı çıkmaktadır. Olay Cuma gecesi saat 21.00 ile 22.00 arasında olmuştur. Adamın kırılmış saati de 22.15’i göstermektedir.

Buna karşın Davıd Hunter bir haftadır Londra’da olduğunu, olay sırasında kasabaya eşyalarını almaya geldiğini ve 21.15 treni ile döndüğünü söyler. Keza dönüş sırasında yolda Lynn’e rastlamış, onunla konuşmuş ve tren hareket ederken yanından hızla koşarak ayrıldığını söylemiştir. Lynn’in Londra’dan aramış olması da ispatıdır. Lynn olay gecesi saat 23.05 sırasında santralin Londra’dan telefon sordurduğunu ve telefonun kesildiğini ve otuz saniye sonra Hunter ile konuştuğunu doğrulamıştır.

Bu olay geliştikten Rowley’in ölen adamın Underhay olduğundan şüphelenmesi ve Underhayn’ı tanıyan birinin bulunması için dedektif Hravle Poirota’a gitmesi olaylara dedektifinde karışmasını sağlar.

Olaylara oldukça şüpheli yaklaşan dedektif telefon olayının başlangıcındaki kulüptedir ve Porter’in konuşmalarını hatırlar. Porter Rowley’i görmeye gider. Cesedi Rosaleen ve Porter görürler. Porter bunun Underhayn olduğunu söylerken, Rosaleen olmadığını ima eder. Ön mahkeme Porter’e inanır ve Hunter’in idam talebiyle yargılanması kararına varır. Bu kararın ertesi günü Porter’in intihar etmesi Hunter’in tekrar serbest kalmasına zemin hazırlar. Bu arada Rosaleen iyice bunalmış ve tüm yardımları geri çevirmiştir.

Lynn ve dedektif Poirota’in ziyaretine gittiği gün Rosaleen gören Hunter hiddetle odada bulunan Lynn’e ve dedektife katillerin Cloade’ler olduğunu söyler fakat Rosaleen’in bıraktığı intihar mektubu onu sakinleştirir. Bu olayda sonra Lynn beraber Amerika’ya gitmeyi teklif eder. Lynn bunu nişanlısı Rowley’e söylemeye gider. Rowley sinirlenip Lynn’in boğazına sarılır ve “iki cinayetten sonra seni bırakmam” diyerek onu boğmaya yeltenir. Tam o sırada odaya giren dedektif Rowley’i sakinleştirerek olayın gerçeğini anlatmaya başlar.

Kasabaya gelen Enoch Arden Jeremy Cloade’nin karısı France’nin sabıkalı kardeşidir. Bunu Beatrice’den duyduklarını anlatmaya gelen Rowley albümleri karıştırırken yüz benzerliğini fark etmiştir. Bunun üzerine konuşmadan Enoch Arden’i görmeye gitmiş ve tartışma çıkmıştır. Tartışmada Enoch Arden’e attığı yumruk onun dengesini kaybedip, kafasını şömineye çarpmasına yol açmış ve Enoch Arden bu yüzden ölmüştür. Rowley bunun üzerine amcası Jeremy’den duyduğu kulüpteki konuşmayı hatırlayıp, çiftlikte unutulan Davıd’in çakmağını cesedin üzerine bırakarak Porter’i görmeye gitmiştir. Porter’in mali sıkıntıda olması para karşılığı yalancı şahitliğe razı olmasına neden olmuştur. Dedektif Rowley ile Porter’in daha önce tanıştığını ziyareti sırasında Rowley’e sigara ikramı anında “kullanmıyor musunuz” demesinden anlamıştır.

Rowley kendini bu iki ölümden sorumlu tutmaktadır. Rosaleen’in ölümü ise David Hunter’in işidir. Rosaleen aslında depremde ölmüştür. Ayağına gelen parayı tepmek istemeyen David ise canlı kalan ve Rosaleen’le aynı ölçülerdeki hizmetçiği Rosaleen yerine koymuştur. Daha önceden de ilişki kurduğu bu hizmetçi bu sayede sözünden çıkmamaktadır. Fakat olaylar patlak verince serin kanlılığını yitirmeye başlaması ve vicdan azabı duyması onun itiraf edeceğinin sinyallerini vermiştir. Kendini bu tehlikeden kurtarmak isteyen David standart kullandığı ilaçlarının içine morfin doldurup ölümünü sağlamıştır. İlacın ölüme sebebiyetinin Cloade’lar dan olan doktoru zanlı bırakacağından rahat olan David, dedektifin turnelere çıkan bir aktrist olan Rosaleen’in gördüğü kadın kadar saf olamayacağından şüphelenip araştırıp gerçeği ortaya çıkaracağını hesaba katmamıştır. Lynn kendini öldürecek kadar seven Rowel’e tekrar bağlanmıştır. Dedektif ilk iki ölümü tam anlatmaması sonucu Rowley kurtulmuş, Rowley ve Lynn tekrar bir araya gelip evlenmeleri için tüm sorunlar kalkmıştır






KİTABIN ADI Şeytan Oyunu
KİTABIN YAZARI Mıchael RIDPATH
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitapklar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ocak 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI Yaşamın Sıradanlığı, İnsanı Önüne Çıkan Fırsatlar ve Para Hırsı

Powl Murray, Hamilton Mekenzi’ nin müdürü olduğu De Jong&Co. yatırım danışmanlığı şirketinde çalışmaktadır. Görevi kendilerine para yatıran insanların birikimlerini en iyi şekilde değerlendirmektir. Genelde aracı kurumlarda çalışırlardı. Büyük bir Amerikan yatırım bankası olan Bloomfields Weiss’in bir numaralı adamı Cash Calleghon piyasaya yeni çıkan bonoların pazarlığını ve alım satımını yapar. Kendisine pek fazla güvenmemelerine rağmen yine de beraber alım-satım yapmaktan çekinmezler. Paul, alım-satım yapmaya yetkilidir. De Jong&Co şirketi yirmi yıl önce George De Jong tarafından kurulmuştur. Sekiz yıl önce şirkete Hamilton Mekenzi' nin katılmasıyla işlerini oldukça ilerletmiş, özellikle Japonya’ dan müşterilerin katılmasıyla yönetilen fonların değeri toplam iki milyar sterline çıkmıştır.

Şirkette Hamilton’ un yönetiminde Paul, Jeff, Rob ve hukuk işlerine bakan Debbie vardı. Cash, Paul’ u arar ve ellerindeki yarım milyon dolarlık Gypsum of America hisselerini % 80' lerden almayı teklif eder. Paul düşünmek için süre ister ve araştırmaya koyulur. Değeri en son % 65 olan bu hisselere Cash’ın % 80 vermesi tuhafına gitmiştir. Yaptığı araştırmada şirket sahibinin helikopter kazasında öldüğü ve iflas etmekte olan şirketin her an el değiştireceği haberini alır. Bu arada şirketin bonoları da yükselmeye başlamıştır. Elindeki hisseleri satmaktan ziyade daha da çoğaltmanın kanısına varır ve yine kendisi gibi borsada portföy yöneticisi olan David' in, iki milyon dolarlık hissesini % 82' den alır.

Hisselerin yükseleceğinden o kadar emindir ki, özel hesaptan alır. Hisseler yükselince şirketle birlikte kendileri de kazanacaklardır. Birkaç gün sonra bu hisselerin tamamı % 99’ dan satılır. Bonoların yükseleceğini tahmin edip ucuz alarak kısa bir sürede yüksek fiatla satmak bir takım şüpheleri doğurmaya yeterdi.

Debbie eldeki bonoları kontrol ederken Trement Capital NV. adlı bonoları görür. Bonoların üzerinde “Honshu Bank tarafından garanti edilmiştir” diye yazmaktadır. Honshu Bank' ın en sağlam şirketleri garanti altına almasına güvenilerek yirmi milyon dolarlık hisse alınmıştı. Fakat buna rağmen Debbie bir şeyden kuşkulanmıştı. Arada olan bir yolsuzluktan şüphelenmiş gibiydi.

Aynı günü akşamı Debbie ve Paul işten beraber çıkar. Thames nehrinin kenarında yürüyüş yaparlar. Ertesi gün Debbie’ nin boğulduğu haberi gelir. Thames nehrine düşmüş ve boğulmuştur. Olay her ne kadar bir kaza gibi görünse de, Paul bunun bir cinayet olduğundan emindir. Öğrenmiş olduğu bilgilerden dolayı öldürülmüş olabilirdi.

Sıkı bir araştırmaya girişir ve Trement Capital' in sadece paravan bir şirket olduğunu ve Honshu Bank garantisinin de sahte olduğunu öğrenir. Burada dönen para kırk milyon dolardır ve yirmi milyonu kendi şirketleri olan De Jong&Co.' nun görünmektedir. Bu parayı kurtarıp patronu olan Hamilton’ un gözüne girmeyi düşünür.

Hamilton’ un amacı bu parayı sessizce, ortalığa yaymadan kurtarmaktır. Olay duyulursa şirketin itibarı sarsılacaktır. Çünkü yakın zamanda Japonlar’ dan 500 milyon dolar nakit gelecekti. Paravan bir şirkete 20 milyon dolar kaptırdıkları duyulursa bu parayı kesinlikle vermeyeceklerdi.

Araştırma için Amerika’ ya giden Paul işe ilk olarak dünyada en büyük yatırım bankalarından biri olan Bloomfields Weiss’ ten başlar. Burada görevli olan Dick Waigel’ in bu işte parmağı olduğunu anlar.

Gelişen olaylardan sonra Londra’ ya döner. Oldukça bilgi sahibi olmuştur ama ilk olarak usülsüz işlem yapıp borsada para kazanmaktan suçlanır, sonra da Debbie’ nin katili olarak sorgulanır. Bu arada patronu Hamilton, yardım etmekten ziyade ondan istifasını istemiş ve şirketten uzaklaştırmıştır.

Cash Calleghon ve yardımcısı Cathy, Paul’ un suçsuz olduğuna inanıyorlardı. Cash ve Cathy yardım edip Paul ile birlikte katili bulurlar. Katil Hamilton’ dur. Ortağı Dick Waigef ile bu planı yapmışlardır. Kurdukları paravan şirkete 40 milyon dolar yatırılmış gösterip vadesi dolduğunda faiziyle birlikte bu parayı kendi hesaplarına geçireceklerdi. Bu dalavereyi öğrenen Debbie’ yi öldüren hiç kuşkusuz Hamilton Mekenzi idi. Katil yakalandıktan sonra Paul Murray aklanıp tekrar işine döner, hem de daha üst düzeyde.










KİTABIN ADI Şibumi
KİTABIN YAZARI Trevanian
YAYINEVİ VE ADRESİ E Yayinlari Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1993
KİTABIN YAYIM MAKSADI Bir Ajanin Etrafinda Gelişen Olaylari

KİTABIN ÖZETİ :

Her şey Washington’ da bulunan Özgürlük Anıtı' nın karşısındaki bir binada, CIA’ den bile güçlü bir örgüt olan Ana Şirket adındaki bir örgütün, Roma havaalanında işlediği bir cinayetin gizli kameradan çekilen görüntülerinin izlemesi üzerine, eksik kalan ve gözden kaçan hususların tespit edilmeye çalışılmasıyla başlamaktadır. Ana Şirketin tek amacı para kazanmak olup bütün örgütlerin tamamını kapsayan bir yapıya sahiptir.

Münih Olimpiyatlarında İsrail' li atletlerin öldürülmesi üzerine Münih Beşlisi adı altında bir örgüt kurulur. İngiliz İRA örgütünün işbirliğiyle, atletlerin öldürülmesi olayını gerçekleştiren, Kara Eylülcüler adındaki örgüt elamanlarından öç almaya giderken Roma hava alanında üç Münih Beşlisi mensubuna, Kızıl Ordu elemanları tarafından ateş açılır. Saldırı sonucu iki Münih Beşlisi üyesi öldürülür. Kurtulan tek kişi ise Hanna adında kızıl saçlı ve çekici bir kadındır. Gümrük görevlisinin pasaport kontrolü sırasında ona asılması üzerine işleri gecikmiş ve Hanna şans eseri kurtulmuştur. Hanna’ nın buradan Pau havalimanına uçtuğu tespit edilir. Pau’ ya neden gideceği Ana Şirket elamanları tarafından tespit edilmeye çalışılırken, bilgisayar yardımıyla tespit edilen isimler arasında çok enteresan bir isme ulaşılır ve olaylar o isimin geçmişi ile bu kızıl saçlı Hanna Stern’ in arasında bir bağ kurmaya çalışılır. Bu ismi tespit edilen kişi Nicol Hel’ dir.

Nicol Hel, zengin, özgür ve eğlenmeyi seven, çam yeşili gözlü ve hiç yaşını göstermeyen güzel bir bayandı. Rus asıllı idi. Evlenme amacı gütmeden yarı Alman asıllı olan Prusyalı Kont Hemut’ la birlikte olur ve bir erkek çocuk sahibi olunca Kont Hemut’ tan ayrılır. Bu çocuğu tüccarların çocuklarını gönderdikleri okullar yerine daha üstün eğitim alması ve farklı olması için evde ders aldırmaya başlar. Evde bulunan dadılardan Fransızca, Rusça, Almanca ve İngilizce’ yi ana dili gibi öğrenir. Japon ordularının Şanghay’ ı işgal etmeleri üzerine General Kişikavasa, kontesin evine yerleşir aralarında her ne kadar sıcak bir ilişki kurulamasa da, çocuğun bu kadar çok dil bilmesi ve zeki olması, generalin ilgisini çeker. Kontes hastalığa yakalanır ve ölür. Bunun üzerine, sorumluluk hisseden General Kişikavasa Nico’ yu Japonya’ ya usta go oyuncusu Oteka San’ ın yanına yollar. Ve bir Go oyunu hediye eder. Satrançtan daha üstün bir özelliğe sahip olan Japon Go oyununu yedi yıl süre ile öğrenir. Amerikalılar' ın Japonya’ ya attığı bombayla kız arkadaşını kaybeder. Çok sevdiği ve çok şeyler öğrendiği hocası Otake San’ ı kaybeder. Artık Japonya’ da hiçbir yakını ve ona bakabilecek kimsesi kalmamıştır. Ülkede savaş vardır. Oradan oraya koşup dururlar. Ülkede insan boyundan büyük bina kalmamıştır. Yedi dil bilmesi sayesinde CIA' ye gelen bir şifreli mesajı çözmesi üzerine Amerikan istihbarat biriminde işe başlar. Çok sevdiği General Kişikavasa' dan haber alamaz.

Günün birinde Rusya' dan gelen bir mesaj üzerine General Kişikavasa' nın yaralı olarak yattığı hastanede yakalandığını ve savaş suçlusu olarak Japonya' ya yargılanmak üzere geleceğini öğrenir. Ve onunla görüşme çabası içerisine girer. Sonunda Rus komutanını ikna ederek onunla görüşür. Görüşmesinde generalin moralinin çok bozuk olduğunu ve intihar girişimlerinde bulunduğunu, hatta yemek yemediğini ama Ruslar tarafından boğazına bir hortum vasıtasıyla yemek tıktıklarını ve çok zor günler geçirdiğini öğrenir. Kendisini hayatta tutan bir şeyin olmadığını bildikleri için Nico ile görüşmesine izin vermişlerdir, yoksa vermezlerdi diyerek Nico' ya yabancı dillerini ilerletmesini, çünkü ona ileriki yaşamında sadece bunların yardımcı alabileceğini anlatır.

Niko generalin bu durumuna çok üzülür. Bir saatlik görüşmenin üzerine yarın da gelmek üzere oradan ayrılır. Evde gözüne uyku girmez ve generalin daha fazla acı çekmesine dayanamaz. Nico görüşmeye gittiğinde generale o eski güzel günlerini kızıyla dağlarda gezindiği güzel günleri düşünmesini ve pencereden dışarı bakmasını söyler. General dışarı baktığında elle öldürme sanatını çok iyi öğrenen Nico iki parmağının arasına aldığı bir kurşun kalemi generalin şah damarına batırır ve general beş saniye içinde ölür. Bunun üzerine sorgu odasına alınır ve ağır işkencelere maruz kalır. Tutuklu kaldığı süre içerisinde sosyal danışmanın getirdiği lügat kitaplarından Bask dilini öğrenir.

Üçüncü sene sonunda Ana Şirket tarafından başarılamayan Çin' deki bir komutanın öldürülmesi işini özgürlüğünü geri almak şartıyla kabul eder ve görevi yerine getirirerek tutukluluk hali sona erer. Yabancı dili çok iyi olduğundan hiçbir zorlukla karşılaşmaz ve Kostariko kimliği çıkartarak İspanya' da yeni bir hayata başlar. Ta ki kızıl saçlı Hanna' nın kendi şatosuna gelmesine kadar. Hanna' yı takip eden Ana Şirket elamanı Daymond Star ve bir Filistin Kurtuluş Örgütü üyesi Arap Nico' yu ziyaret ederler ve Hanna' nın kendilerine teslim edilmesini önerirler. Bunu kabul etmeyen Nicol Hel, Kara Eylül üyelerini ortadan kaldırır. Bunu duyan Ana Şirket elamanları Hanna' nın saklandığı dağ evini bir papaz yardımıyla öğrenirler ve Hanna' yı öldürürler. Bay Hel de o gün mağraya iner. Mağranın ağızına gelen Daymond bu mağranın çıkışının olmadığını bildiğini ve sonunun geldiğini söyler.

Ama Hel dalgıç tüpleri sayesinde ordan kurtulur ve evine döndüğünde bir mektup alır. Mektup çok sevdiği dostu Pir' den gelmektedir. Amerikan başkanı Kenedi' nin kimler tarafından vurulduğunu bildiğini ve şu anda kendisinin ölmüş olacağından dolayı kanıtları yolladığını bildirir. Bu fotokopi ve kanıtları alan Hel Ana Şirket' e giderek bir pazarlık yapmıştır. Bu pazarlıkta kendisi üzerinde bulunan bütün malların bilgisayar yardımıyla Ana Şirket üzerine geçirildiğini ve bunları geri istediğini belirtir. Ayrıca kendisine acı çektiren Daymond Star ve Filistin örgüt üyesi Arap ajanın kendine yem olarak verilmesi ister. Ana Şirket bu kadar büyük bir olay karşısında anlaşmayı kabul eder ve bu üç ajanını Bask dağlarına bir göreve yollar orada bekleyen Nicol Hel Hollanda yapımı tüfeğiyle üçünü de sisli bir günde öldürür.








KİTABIN ADI ŞOK
KİTABIN YAZARI ALVİN TOFFLER
YAYINEVİ VE ADRESİ ALTIN KİTAPLAR CAĞALOĞLU / İSTANBUL

BASIM TARİHİ 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI PERSONELİN, SÜRATLİ GELİŞEN TEKNOLOJİ VE BUNA BAĞLI OLARAK OLUŞAN DEĞİŞİME AYAK UYDURMASINA YARDIMCI OLMAK.

KİTABIN ÖZETİ :

1. KALICILIĞIN ÖLÜMÜ

Bu kitap değişim, değişime nasıl uyum sağlanacağı, değişimi özleyenler ve değişime direnenleri ilgilendirmektedir. Sanayisi gelişmiş toplumlarda daha hızlı gerçekleşen değişim, son üç yüz yıldır Batı toplumunu alevden bir kasırga gibi sarmıştır. Değişimin bu hızı, kişilerin yaşamının derinlerine inen, onları yeni davranış biçimlerine zorlayan “gelecek korkusu” adında psikolojik bir hastalığın kucağına atan somut bir güçtür.

Bu hızlı değişime paralel olarak, kişinin toplum içindeki misyonunu yürütmesine yardımcı olan psikolojik ipuçlarının tümünün birden ortadan kalkması, yerlerini yabancı, anlaşılmaz olanların alması diye bilinen “kültür şoku” meydana çıkmıştır. Dolayısıyla yaşamımızdaki sınırlar yok olmuştur. İletişim olanakları öyle fazladır ki olayların doğurduğu sonuçlar tüm dünyayı etkilemektedir. Geçmişte ortaya çıktığında bir avuç insanı etkileyen olaylar, günümüzde daha geniş sonuçlar doğurmaktadır.

Yaşam hızı sade vatandaş tarafından sık sık konu edilmektedir. Garip olan, bu durumun psikolog ve sosyologları pek ilgilendirmemesidir. Bu ilgisizlik, davranış bilimleri açısından boşluklar ve yetersizlikler doğurmaktadır; çünkü yaşam hızı, değişik kişilerde değişik etkilere neden olmaktadır. Yeryüzünde yaşayanlar yalnızca ırk, ulus, din ya da ideoloji açısından bölünmez, içinde bulundukları zaman bakımından da ayrılırlar. Yeryüzü nüfusunun % 25’inden fazlası sanayileşmiş toplumlarda yaşar ve çağdaş yaşam sürdürürler. Yeryüzü nüfusunun artık % 2-3’ü ne geçmişin ne de şimdinin insanıdır. Bu insanlar teknolojik ve kültürel değişimin tam ortasında, milyonlarca kişinin gelecekteki yaşamını sürdürmektedir. Bunları geri kalan büyük bölümden ayıran en belirgin özellik, yaşamın gittikçe artan hızına kapılmış olmalarıdır. Bunlar hızın gittikçe artan biçimini çok çekici bulurlar, hız yavaşladıkça huzursuz olurlar. Hız ve hareket neredeyse orada olmak isterler. Diğer yandan, geri kalan insanlar için, çevredeki artan yenilenme ve karmaşıklıkla birleşen bu devir hızı uyum sağlama yeteneklerini zorlayarak gelecek korkusu (Şok) tehlikesini yaratacaktır.

2. GEÇİCİLİK

Kullan–at ürünlerle başa çıkabilmek için, biz de kullan–at kavramına uygun bir kafa yapısını oluşturmaktayız. Söz konusu kafa yapısı, diğer düşüncelerin yanı sıra, eşya ya da malla ilgili olan değerlerimizi de kökünden değiştirmektedir. Yazar, karşılaştığımız her kişiyle derin ilişkiler kurmak yerine, bazılarıyla yüzeysel ilişkiler kurma yolunu seçtiğimizi belirtiyor. Söz gelişi ayakkabı satıcısının ihtiyaçlarımızı karşılamadaki yeterliliği ile ilgileniriz. Örneğin eşimizin evdeki sorunları, umutları, düşünceleri ve sıkıntılarıyla ilgilenmediğimiz sürece, o da bizim için aynı yeterlilikteki bir ayakkabı satıcısıyla değiş tokuş edebilecek bir kişidir. Gerçekte modüler kuralı insan ilişkilerine uygulamaktayız. Elden çıkarılabilir kişiyi yaratmış durumdayız. Bu kişi “Modüler İnsan” dır. İnsanın tümüyle uğraşacağımıza, onun kişiliğinin modülü ile ilişki kurmaktayız. Hiçbir bütün kişi bir diğerinin yerine konamaz. Oysa bazı modüller bu olanağı sağlar. Bireyin çok kişi ile modüler ilişki kurabileceği bir toplum yerine, az kişi ile kutsal ilişkilerin kurulduğu bir toplumu seçmek, geçmişin tutsaklığına dönmek demektir.

3. YENİLİK

İnsanoğlunun temel maddi ihtiyaçlarının karşılanması, yeni hoşnutluklara doğru yönelmesine yol açmaktadır. Bunun ötesinde, nesnelerin, varlıkların ve fiziksel yapıların gittikçe geçici olduğu bir topluma doğru hızla gidilmektedir. Üzerimizde patlayan yenilik dalgaları, üniversitelerden, araştırma merkezlerinden fabrikalara, bürolardan, pazar yerinden ve kitle ortamından sosyal ilişkilerimize, içinde yaşadığımız topluluktan evimize kadar ulaşacaktır. Özel yaşamımızın derinlerine giren bu akımlar, aile üzerinde umulmayan gerginlikler yaratacaktır. Aile, toplumun “dev bir Şok emicisi” olarak tanımlanmaktadır.

4. ÇEŞİTLİLİK

Gelecekte, insanın akılsız bir tüketici varlık olarak standart mallarla çepeçevre sarılı, standart okullarda öğrenim gören zavallı bir kişi olacağı ileri sürülmektedir. Söz konusu iddia mantık açısından kabul edilemez. Geleceğin insanı, seçim yapma olanağının yokluğu nedeni ile değil, çokluğu nedeniyle yakınacaktır. Geleceğin eğitim dünyasında da kitle üretiminin kutsallığı, çalışma düzeninin merkeziyetçiliği önemini kaybedecektir. Tekdüze disiplin, düzenli saatler, giriş-çıkış denetimi uygulamalar geleceğin ileri teknolojisinde gereksiz uygulamalar olarak kalacaktır. Eğitimin önemli bir bölümü, öğrencinin evi ya da yatakhanesindeki odasında istediği saatlerde sağlanacaktır. Böylece malların üretiminde olduğu gibi eğitimde de toplum standartlaşmaya doğru yol alacaktır.

Bilim geliştikçe ve bilimle uğraşan nüfus büyüdükçe yeni uzmanlık konuları oluşacak, saklı ve gayriresmi düzeydeki türlendirme daha da artacaktır. Uzmanlaşma alt kültürleri oluşturacaktır. Gelecekteki sosyal örgütlerle ilgili ilk belirti çoğalan alt kültürler ise, ikinci belirti de dev büyümedir. İnsan ırkı tekdüze uyum yapma zorunluluğundan kurtularak eskisine oranla sosyal açıdan da daha türlendirilmiş olacaktır.

Yaşam biçimi yalnızca dış davranışlarla ilgili değildir. Davranışları oluşturan değerler de önem kazanır. Kişisel iç görüntüyü değiştirmeden kişinin yaşam biçimini değiştirmek olanaksızdır. Geleceğin insanı “biçim bilinçli” değil, “yaşam bilinçli” olacaktır.

5. UYUM SAĞLAMA YETENEĞİNİN SINIRLARI

Bu kitap, insan organizmasının belirli sınırlar içerisindeki değişimi emebileceğini savunmaktadır. Fakat bu sınırlar saptanmadan hızlı bir şekilde artan değişim süreci, insanları gelecek şoku diye adlandırdığımız özel bir duruma sokabilir. Daha basit bir yaklaşımla gelecek şoku aşırı uyarmaya karşı oluşan insan tepkisidir.

Gelecek şokunun ilk kurbanlarına gelince: Bunlar yeni bilgi edinmeye karşı çıkan ve çevresindeki hızlı değişimi görmeyen (yadsıyan) kişiler, bütün bilgilerinin bir anda işe yaramaz hale geldiğini gören uzman kişiler, değişimleri kabullenmeyip sürekli eskiyi arayan geriye dönük kişiler ve son olarak da her şeyi aşırı basite indirgeyen kişiler olacaktır.

6. YAŞAMI SÜRDÜREBİLMENİN YÖNTEMLERİ

Gelecek şokunu kişisel düzeyde engelleyerek başlayabiliriz. Sorun, değişimi önlemek değil, onu yönetebilmektir. Nasıl bazı kişilerin geçmişin yavaş gelişmesi içinde yaşamasına olanak sağlıyorsak, diğerlerine de gelecekteki yaşamı deneme imkanı vermeliyiz.

Eskiden baba, eğitimi geleneksel yöntemlerle oğluna aktarırdı. Bilgi, aile fertleri arasında birbirine geçerdi. Sistemin temeli, geçmişe olan bağlılıktı. Sanayileşme bu sistemi değiştirdi. Çünkü eğitim ve bilginin, okullarda bilim adamları aracılığı ile verilmesi gerekiyordu. Yarının teknolojisini yakalamak için bu gerekliydi. Eğitimin temel amacı, kişinin uyum sağlama yeteneğini arttırmaktır. Üstün sanayiye özgü eğitimi yaratmak için, geleceğin birbirini izleyen değişik görüntülerini üretmeliyiz. Bunun için bir “Gelecek Kurulu” kurmalı ve üç amaç saptamalıyız: Eğitim sisteminin örgütsel yapısını değiştirmek, öğrenim programını yenilikçi bir yaklaşımla yenilemek ve bu programı geleceğe dönük bir yöneliş içine sokmak (öğrenme, ilişki kurma ve seçme).

Gelecek şoku önlenebilir. Bunu, değişmedeki ve gelişmedeki hızı denetim altına alarak yapabiliriz. Kitle halinde gelecek şokunu önlemenin en güçlü yöntemi, teknolojik gelişmeyi düzenlemektir. Sosyal sonuçları bakımından yeni bir teknolojiye “uygulanabilir” belgesi verebilmek için, önce davranış bilimcilerinin (ruhbilimci, sosyolog, iktisatçı, siyasal bilimci) onayını almak gerekir.

Değişim, insanoğlu için gereklidir. İnsanca bir geleceği kurmaya başlamadan önce, gelecek şoku ile ilgili tehditleri ve hızlı değişimin getireceği sorunları önlemeliyiz. Yeni sosyal hizmetler, geleceğe dönük eğitim sistemi, teknolojiyi düzenlemenin yeni yolları ve değişimi denetim altına alma yöntemi ortaya çıkan öneriler arasındadır. Gerçekte kitabın temel amacı “teşhis” tir.
__________________
KaÇ YaGmuR ßekLedim SeNi...

[Linkleri sadece üyelerimiz görebilir. Üye olmak için tıklayın...]


ßen SeNi YaGmuR Da Sevdim..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #22 (permalink)  
Alt 07-16-2007, 02:48
BüŞr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
C0 - aDmiNiyE
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 2.328
Tecrübe Puanı: 133004
BüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond repute
Standart

KİTABIN ADI
Tek Adam
KİTABIN YAZARI
Şevket Süreyya AYDEMİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ Remzi Kitapevi Evrim Matbaacılık Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1986
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Gelecek Kuşakların Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü Anlamasını Sağlamak


KİTABIN BÖLÜMLERİ :

1 NCİ CİLT 1881-1919 DÖNEMİ

2 NCİ CİLT 1919-1922 DÖNEMİ

3 NCÜ CİLT 1922-1938 DÖNEMİ

KİTABIN BÖLÜM BÖLÜM ÖZETİ :

CİLT 1 1881-1919 DÖNEMİ:

Üç çocuğunun peş peşe ölmesinden sonra Zübeyde’nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK’te bir Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da dünyaya geldi. Mustafa’nın dünyaya geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşında ve evin tek erkeğiydi.

Okul zamanı geldiğinde Mustafa ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra babasının ustalıklı bir manevrasıyla Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891 yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa’nın eğitimi aksayınca, Mustafa Selanik’e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı. Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.

Mustafa rüştiyeyi çok sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa’ya bütün dünyanın ilerde öğreneceği bir isim hediye etti:Kemal! O günden sonra Mustafa adı Mustafa Kemal olacaktı.

Mustafa Kemal Rüştiyede iken annesi yeniden evlendi ve Mustafa Kemal bu evliliğe olumlu bakmadı. Bu yüzden evi terk edip uzak akrabaları Rukiye Hanım’ın yanına sığındı.

Mustafa Kemal doğduğu şehir Selanik’ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadisine gitti. Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.

Ömer Naci Manastır idadisinde Mustafa Kemal’i yakın arkadaşı idi ve O’na edebiyat ve hitabet aşkını aşıladı.

Manastır idadisi 1898 yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye’li oldu. Harbiye’deki kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını kamçılıyordu.

Mustafa Kemal 10 Şubat 1902’de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.

Mustafa Kemal’i okulu bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i Harbiye’de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli toplantılar sebebiyle Suriye’ye gönderildi.

Suriye’de 25 nci ve 30 ncu Süvari Alaylarında staj gördüler ve kumandaya hiç karıştırılmadılar. Burada arkadaşları Dr. Mustafa ve Müfit ile “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdular.

Mustafa Kemal Suriye’de çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye’den gitmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı. Kendisini Selanik’e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince Yafa’dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. Sonrada Pire’den Selanik’e geçti. O şimdi bir kıta kaçağı ve memleketine ayak basmaması istenen bir kıta sürgünüdür. 4 ay kadar Selanik’te kaldı kendini “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni “İttihat ve Terakki” cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907’de cemiyete dahil oldu.

Üçüncü ordu padişahın sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa’ya yakındı ve Subayların yabancılarla teması kolaydı.

Mustafa Kemalin buradaki hayatı Selanik - Üsküp hattı üzerinde seyahatler, Selanik’te İhtilalci İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki faaliyetler ve ordu kurmayındaki resmi görevleriyle geçer.

Cemiyetin idarecileri ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal’in adı hiç duyulmadı.

Mustafa Kemal Cemiyetle meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: “Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl mesele ihtilalden sonraki meseledir. Geceler çok şeylere gebe. Ufuklarda tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler ?...” demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı şüphe ve güvensizlik arttı.

Fakat Cemiyetin sivil lideri Talat Bey Mustafa Kemal’e güvenmekte ve ondan hizmet istemekteydi. Osmanlı Afrika’sını temsil eden Trablus’ta durum iyi değildi, ve oraya gönderildi. Burası bir sürgün yeriydi. Fakat sürgün yeri iyi seçilmişti. Bu onun için hem çile, hem imtihandı. Mustafa Kemal Trablus’ta görevini bitirdiğinde İtalyan uşakları dize getirilmiş, devletin otoritesi sağlanmış ve itibarı iade edilmişti.

Meşrutiyete karşı ilk ayaklanma 31 Mart 1909’da patladı. 15 Nisan 1909’da Selanik’ten hareket eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.

1 Ekim 1911’de İtalyanlar Trablus’u abluka altına aldıklarında Enver Bey, Mustafa Kemal ve diğerleri sivil olarak Trablus’a gitti. Ancak gönüllü cepheleri oluşturarak çarpıştılar. Uşi anlaşmasının imzalanması ile tekrar İstanbul’a döndüler.

Balkan Harbi Mustafa Kemal’in Selanik’te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver Bey’in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.

Balkan Harbinden 13 Ay sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya Harbine girdi.

Mustafa Kemal bu sırada Sofya Ateşe Militerliğindeydi ve kendisine vatana ve cepheye dönme yolu görünmüştü.

Mustafa Kemal Çanakkale cephesinde ilk savaşlarını yürüttü; tarihte eşi az görülen bir kan ve ateş imtihanından geçerek, kahraman bir savaşçı üstün bir kumandan olarak belirdi.

Çanakkale’de görevini tamamlayıp oradan ayrılan Mustafa Kemal, o kanlı sırtlar üzerinden kopup İstanbul’a yönelirken artık eski Mustafa Kemal değildi. İstanbul’a geldiğinde anlamıştı ki, kendisine İstanbul’da yapacak iş yoktu İstanbul onun dilinden ve düşüncelerinden anlamayacaktı.

Mustafa Kemal 13-14 Mart 1916’da Diyarbakır’a vardı. 1 Nisan 1916’da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.

31 Ekim 1918’de ise Limon Van Sanders’ten Yıldırım Ordular Komutanlığını aldığı gün harbin bittiğini öğrendi.

3 Kasım 1918’de Mondros Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım 1918’de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal’e o sıralarda İstanbul’da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı bile kıpırdamadan: “Geldikleri gibi giderler.” dedi.

1919’da Samsun ve havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar. Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum’lara saldırıyordu.

1919 Nisanında işgal kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O’nun bu bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından gönderilmesi imkanını sağladı.

Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket etti ve Samsun’a vardı.

Bu varışını Nutkunda şöyle anlatır:

“1335 (1919) senesi Mayısının 19’unda Samsun’a çıktım.”

CİLT 2 1919-1922 DÖNEMİ :

Tek Adamın 2 nci cildi; 1919 Mayısının 19’unda SAMSUN kıyısında başlayan zorlu var oluş mücadelesinin 1922 EYLÜL’ünün 9’unda İZMİR kıyılarında zafer şarkıları ile noktalanışının öyküsüdür.

Yollar vardır meçhulün önümüze serdiği çizgilerdir. Bu yollarda yolcu, talihinin tezgahında kendi kaderini dokur. Mustafa Kemal’in SAMSUN’da başlayıp ERZURUM’a, SİVAS’a çıkan ve sonra ANKARA’ya, İZMİR’e ulaşan yolculuğu da böyle bir yolculuktu. Bu yollar da O, talihi ile boğuştu. Kaderini dokudu ve Onun kaderi bizimde kaderimiz oldu.

Mustafa Kemal Anadolu karasına ayak bastığı ilk günden itibaren kurtuluşun tek yolunun halkı inandırmaktan geçtiğine inanıyordu. Ve bunun için gerek SAMSUN’da gerekse Havza ve AMASYA’da halkın ileri gelenlerini bu işe inandırmaya çalıştı ve bu işte de büyük ölçüde başarılı olarak mücadelesine başladı.

Atatürk’ün Anadolu karasında ilk önemli durağı ERZURUM’du. Asırlardan beri ilk defa İSTANBUL dışında Anadolu’nun bağrında ve yine onun bağrından kopup gelen bir grup vatanperver, Millet adına bazı kararlar alıyordu. Ve bu grup 1919 Temmuzunun 23’ünde Yapı Usta Okulunun tahta sıralarında Milletinin ebedi önderliğine getiriyordu Mustafa Kemali. Artık Onun her adımı Milletinin adımı, her sözü Milletinin sözü, İSTANBUL Hükümetine ve işgalci Avrupa’ya karşı her seslenişi, Milleti adına yapılmış bir sesleniş olacaktı. Ve O her geçen gün sesini yükseltmeye devam edecekti.

“Milli Sınırlar İçinde Vatan Bir Bütündür Bölünemez” deniyordu ERZURUM’da, SİVAS’ta “Kuva-yı Milliyeyi amil Milli İradeye Hakim Kılmak Esastır, Merkezi Hükümet Milli İradeye Tabi Olmalıdır. Milli Meclis Toplanmalıdır.” Halkın doğudan yükselen sesine batıdan da BALIKESİR, Alaşehir, Akhisar, Nazilli, DENİZLİ, Soma, BANDIRMA yörelerinden Kuva-yı Milliyenin sesi katılıyordu.

Atatürk diyordu ki; “Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedef ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunurlar.” Bahsettiği yer Milli Mücadelenin kalbi ANKARA idi. 27 Aralık 1919 günü ANKARA Halkı henüz 38 yaşındaki genç önderlerini sonsuz bir güvenle bağırlarına basıyordu. ANKARA’lıların coşkusu 23 NİSAN 1920 günü daha da artacaktı. Çünkü artık söz Milletindi. Bundan sonra Millet kendi adına konuşacak olanı kendisi seçecekti. 23 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal’in deyimiyle “Hakikatlerin En Büyüğü” olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açıldı. TBMM demek halkın sesi demekti, halkın nefesi demekti ve halk sessizliğini TBMM ile bozacaktı. Yüzyıllardan beri kendisini savaşma aracı olarak kullanan Osmanlı Hanedanına yeter diyecekti. Onun savaşı artık ne Osmanlı Hanedanına ganimet kazandırmak için ne de bilinmeyen duyulmayan ülkeler’de macera aramak için değildi. O artık sadece ülkesini işgal eden batı dünyasına karşı namusunu kurtarmak için savaşacaktı. Önce İstanbul Hükümeti parmağı ile çıkartılan 60 yakın irili ufaklı isyan bastırıldı birer birer. Bu isyanların bastırılması demek zaten tükenmek üzere olan Osmanlının sonu demekti, zira o son kozlarını oynuyordu Anadolu üzerinde ve yıkılış onun için kaçınılmazdı artık.

Şimdi sıra, İngiliz güdümünde olan ve kendi hesabına göre çok kolay görünen Anadolu’nun işgali için sonu gelmez bir maceraya atılan ve Anadolu bozkırında yenilmeye mahkum Yunan Ordusuna geldi.

Mustafa Kemal için askerlik bir sanattı. Mustafa Kemal kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti ama savaşı seven, savaşı arayan bir kişi değildi. Günlük hayatında ve anılarında savaşı hiçbir zaman özlemedi..

1 nci ve 2 nci İnönü Muharebeleri ile sadece düşman değil, Milletinin makus talihi de yenilmiş oldu. Daha sonra tarihin en uzun meydan muharebesinde Başkomutan sıfatıyla Sakarya da “Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa vardır. O Satıh Bütün Vatandır.” diyerek hem harp tarihine dehasını altın harflerle yazdırıyor, hem de Yunan Kuvvetlerinin Anadolu bozkırında giriştikleri bu maceranın onlar için nedenli acı bir yenilgiyle noktalanacağının adeta işaretlerini veriyordu Başkomutan Mustafa Kemal. Sakarya Zaferinden sonra bir yıl gibi uzun bir süre hazırlık yapan ordumuz nihayet Yunan Kuvvetlerini Anadolu’dan atmaya hazırdı. Biliyordu ki artık nihai zafer çok yakındı. 26 Ağustos sabahı Atasından aldığı “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir İleri” emri ile Türk Orduları coşkun bir sel gibi Yunan Ordusunu öne katarak İZMİR’e kadar aktı.

Mustafa Kemal emir komuta ettiği ordusuyla Avrupayı dize getirdi. Yaptığı tarihi bütün dünya tarih kitaplarına yazdı. Çünkü mensubu olduğu milletin tarihi dünyanın sahip olduğu en değerli varlıktı.

CİLT-3 1922-1938 DÖNEMİ :

1922’de muharebe meydanında biten Milli Mücadele, aslında yeni ve zorlu başka bir mücadeleyi başlattı. Silahını bırakan Gazi Mustafa Kemal’in yolunun üzerinde artık bir sıra aksiyon, fikir ve yeni kuruluşlar vardı.

Savaşın bitmesini müteakip harbin galipleri bu milletin ters giden tarihini yendiğini masa başında da kabul etmek zorunda kaldılar. Artık Milletten kopmuş, çağın gereklerinden uzak, çürümüş bir gövdenin suyu geçmiş dalcıkları haline gelen gölge saltanat müessesesine ve onun uzantısı olan hilafete son verme zamanı gelmişti. Söz artık milletin olacaktı ve milletin olmalıydı. Yakın arkadaşlarının dahi endişelerine ve yer yer karşı koymalarına rağmen Mustafa Kemal saltanatı kaldırdı ve halifelik müessesesinin bir gölgeden ibaret olmasını sağladı. Çok geçmeden de hilafete son verdi.

Barışı kazanmak, savaşı kazanmak kadar önemliydi. Yeni Türkiye’nin Lozan Antlaşması da bu değerde idi. Lozan’da büyük bir mücadele verildi ve asırlık hesaplar görüldü. Çünkü yeni kurulan devlet Osmanlı İmparatorluğunun bütün hesaplarını tasfiyesine muhatap tutuldu. Ama yeni Türkiye mirasçı ve herhangi bir devletin devamı değildi. İtilaf devletlerinin şuursuz istekleri ustaca savuşturuldu ve Türkiye Lozan’da çok önemli bir zafere imza attı.

Yeni bir çocuk doğmuştu ve bu çocuğun adı konmalı idi. Hakimiyeti Milliye kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre bu çocuğun adı Cumhuriyet olmalı idi. 29 Ekim 1923’de TBMM’de yapılan oylamada yeni kurulan devletin yönetim şekli Cumhuriyet olarak kabul edildi.

Gazi Mustafa Kemal’in ikinci meclisi açış nutkunda “Devlet şeklinin tekamülü ve demokrasinin kuruluşu ile çağdaş müesseselerin meydana getirilmesi” hedeflerinden ilki gerçekleşmiş, sıra ikinciye gelmişti. Hilafetin kaldırılması ile bu yeniliklere başlandı. Fakat laikliğe gidişte en büyük adım olan bu inkılap yakın arkadaşlarının dahi daha kesin çizgilerle kendisine cephe almasına neden oldu. Başarılı olan her ihtilalden sonra ihtilâlci kadronun kendi içerisinde parçalanması gibi, Milli Mücadeleyi yapan kadroda bu parçalanmada nasibini aldı. Önderlik mücadelesi yapan kimseler özellikle hilafete olan bağlılığı kullanarak uzun yıllar boyunca Mustafa Kemal’i yıpratmaya çalıştılar.

Doğuda “Dini kurtarmak ve halifeliği yeniden kurmak” adına Şeyh Sait tarafından çıkartılan isyan, memleketi en zayıf yerinden vurdu ve hızla yayıldı. Mustafa Kemal “ Takrir-i sükun “ yasasını çıkarttı ve isyan bastırıldı. Sorumlular istiklal mahkemesine verilerek cezalandırıldı. Yeni kurulan Cumhuriyet altı ok diye adlandırılan şu temel ilkeler üzerine inşa edilmeye başlandı: Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik, Halkçılık,Devletçilik,Laiklik ve İnkılapçılık.

Batılılaşmak adına yaptığı inkılaplardan en cüretlisi şapka inkılabıydı. Çünkü, o zamanki anlayışa göre şapka Hıristiyanlığın ve gavurluğun bir işareti sayılıyordu ve bu kökleşmiş duygulara yapılan hareket menfi reaksiyonlara en müsait hareketti. Şapka inkılabını hukuk alanında yaptığı yenilikler, medeni kanun ve tevhid-i tedrisat kanunu takip etti.

Değişimi kaldıramayan şer ve kıskançlık güçleri onu İzmir’de öldürmek için pusu kurdular ama kurdukları tezgah kendilerini Yunanistan’a kaçıracak olan motorcu tarafından emniyete bildirildi. Sorumlular belirlendi ve mahkemece yargılandılar. Yargılananlar arasında Terakkiperver Fırka yöneticileri ve milli mücadelenin önemli simaları da vardı.

Daha sonraki yıllar milli ekonomiye geçiş ve inkılap hareketlerinin devamı niteliğindeydi. Yeni alfabe kabul edildi ve Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu Gazinin büyük çabaları ile kuruldu. Ulaştırma ve sanayii alanında Devletçilik İlkesi doğrultusunda büyük atılımlar yapıldı. Dünyada ilk defa olarak 5 yıllık sanayi programları belirlenerek uygulamaya konuldu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından sonra Mustafa Kemal’in çabası ile Fethi Okyar tarafından Serbest Fırka bu bir demokrasiye geçme çabası idi ama başarılı olamadı ve parti kendisini lağv etti.

Atatürk’ün son yıllarında HATAY onun büyük davalarından biri oldu. Hastalıktan bitkin düştüğü anlarda bile bu konu ile ilgilendi. Fakat sağlığında HATAY’ın Anavatana katılışını göremedi.

Bir karaciğer yetersizliğinin ilk belirtileri 1937 yılı içerisinde meydana geldi. Hastalık önce yanlış teşhis edildi ve yanlış uygulamalarla vakit kaybedildi. Sonrasında ise geç kalınmıştı.

Mustafa Kemal’in şahsında çağımız bir büyük adam yetiştirmiş ve onun ölümü ile yalnız TÜRKİYE değil dünya bir büyük evladını kaybetmiştir.

Bükreş eski Metropolitinin dediği gibi;

“Onun ölümünden sonra dünya artık eskisi kadar enteresan değildir.”

SONUÇ :

A. KİTABIN ANA FİKRİ :

Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı, eserleri, Türk ve Dünya Tarihi üzerindeki etkileri anlatılmakta.

B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Atatürk ve kurduğu Cumhuriyetin daha iyi ve doğru olarak anlaşılmasını sağlamıştır.

C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitap; sade, her kesimden insanın kolayca anlayabileceği ve inkılap tarihimizi öğrenebileceği şekilde kaleme alınmıştır.







KİTABIN ADI Toprak Ana
KİTABIN YAZARI Cengiz AYTMATOV
YAYINEVİ VE ADRESİ Varlık Kitapları Basımevi
BASIM TARİHİ 1992
KİTABIN YAYIM MAKSADI Toprağın İnsan Hayatındaki Yeri

KİTABIN ÖZETİ :

Yeni yıkanmış ak, pak entarisi, pamuklu kara ceketi ve beyaz yazmasıyla yolda ağır ağır ilerliyor kadın. “Merhaba toprak” diye sesleniyor usulca. “Merhaba tolunay” demek geldin Ne kadar kocamışsın. Saçların ağırmış, değnekle yürüyorsun üstelik.” “Evet yaşlanıyorum, bir yıl daha geçti, sende, toprak sende bir hasat geçirdin. Bugün ölüleri anma günü.” “İnsan doğruyu öğrenmeli, tolunay.” Kafasıyla yüreği doğruya götürecek mi onu? Hala çocuk. Onun için, ne yapacağımı bilemiyorum, hayata küssün istemiyorum. Hayatın karşısında yiğitçe dikilsin istiyorum. Geçmiş olayları doğru yargılayacağını bilsem, hayatı gerektiği gibi anlıyacağımı bilsem, ona yalnız kendisini, kendi hayatının değil, başkalarını, başkalarının hayatlarını da kendimi, kendi geçmişimi de, canım toprağım senide, eski günlerimizi de anlatırdım. Hayat hepimizin aynı teknede yoğurmuş, bir tek demet haline getirmiş. Her insan bu öykünün anlamını kolay kolay çıkaramaz. Onu içten, yürekten anlamak için yaşamak, denemek gerekir. Toprakla su, insanlar arasında eşit olarak paylaştırılırsa, bizimde kendi tarlamız olursa, bizde kendi tohumumuzu eker, kendi ekinimizi biçersek mutlu oluruz. İnsan için en büyük mutluluk budur. “Tolunay, çiftçi dediğin, mutluluğu ekip biçtiğinde bulur”. “Toprak, göğsünde hepimize acı çektiriyorsun; bizi mutlu kılmayacaksın, neden toprak diyorlar sana, biz neden doğduk? Biz senin çocuklarınız, toprak. “Mutluluk getir bize, bizi mutlu kıl!”. Ekmek esmerdi, katıydı ama dünyada hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar tatlı bir kokusu vardı, güneş kokuyordu, taze saman kokuyordu, duman kokuyordu. Bir filiz nasıl tohumdan doğarsa bir ananın mutluluğu da halkın mutluluğundan doğar. Halkın hayatından uzak kalan bir anının hayatı yoktur. “Sevgili toprağım benim, o günü hatırlıyor musun?””Zamanın başlangıcından beri, yüzyılların izi duruyordu içimde.

Tarihin hepsi kitaplarda yazılı değildir, insanlarda tarihin hepsini bilemezler. Ama benim içimdedir hepsi, bütün tarih. İnsan denize benzer, derin yerleri de sığ yerleri de vardır. “Söyle bana, sevgili toprak, hangi ana böyle acı çekti, hangi ana oğlunu bu kadar kısa zaman gördü?” Savaşı alt etmenin tek yolu var, bunu o zaman anladım: çarpışmak, dayanmak, yenmek. Bunları başaramadığın an karşına ölüm çıkıyordu. İyilik, dağlarda yollarda yaşanmaz. İnsan raslantıyla karşılaşmaz iyilikle. Ancak bir başka insandan öğrenir. İnsanın hayatı bir dağ yoluna benzer, iner, çıkar, uçurumların kenarından geçer. Hep tek başına aşamazsın o yolu, ama herkes elini uzatırsa sana, çabucak aşarsın. Hayatımız böyle işte.”

Dünyadaki insanlar oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bizim kadar seviyorsa, bizim o gün onları beklediğimiz gibi onlarda oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bekliyorsa, yeryüzünde başka savaş olmaz artık” diyorum.

Savaşın insanları zalim, aşağılık, aç gözlü yaptığını kim söylemiş ? Hayır, savaş, sen çizmelerinin altında insanları ezebilirsin, öldürebilirsin, yağma edebilir, yakıp yıkabilirsin, 40 yıl bile sürdürebilirsin bunu, ama insan denen yaratığın içindeki o duyguyu, o insanlık duygusunu, o sevgiyi içinden söküp atamazsın. “ Toprak, toprak ana, göğsüne bastı bizi, dünyanın her köşesindeki insanları besle. Anlat onlara, sevgili toprak, anlat onlara.”

“ Hayır Tolunay. Sen anlat… Sen insansın. Her şeyin üstündesin. Her yaratıktan akıllısın. Sen insansın. Sen anlat İNSAN!.”












KİTABIN ADI TOPRAK UYANIRSA
KİTABIN YAZARI Şevket Süreyya AYDEMİR
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI Köy Öğretmeninin Anıları

KİTABIN ÖZETİ :

TOPRAK UYANIRSA

Yazar, 50 yaşının üzerinde, 30 yıl Anadolu’ nun çeşitli köylerinde çalışmıştır. Köy hayatını seven bir öğretmendir. Yazar kendi özeleştirisinde bulunarak, 30 yıllık öğretmenlik hayatında dişe dokunur önemli bir görev yapmadığını, basit ve iddiasız bir kişi olduğunu söylemektedir. Yazar emekli olmayı planlamaktadır. Emeklilik hayatında ne yapacağını düşünmektedir. 30 yıllık öğretmenlik hayatındaki tecrübelerini kaleme almak istemektedir. Fakat bu dönem içerisinde yazar önemli bir tecrübe kazanmadığını anlatarak kendini yermektedir.

Yazar emeklilikte rahat bir yaşam planlamaktadır. Dostlarıyla birlikte olacaktır. Ama yapmış olduğu planlar zamana uyum sağlayamaz. Bunun sonucu, ailesi ve çevresiyle uyumsuzluğa düşer. Bulunduğu çevreden uzaklaşmak ister. Bu nedenle Valiliğe başvurarak yeniden öğretmen olmak istediğini belirtir. Yazarın başvurusu kabul edilir ve Sakarya iline bağlı Keltepe Köyü’ ne ilkokul öğretmeni olarak atanır. Yazar köye ulaştığında hiç beklemediği bir köy manzarasıyla karşılaşır. Bu köy, yazarın geçmiş dönemlerdeki öğretmenlik yapmış olduğu köylere benzememektedir. Köy çoraktır, bakımsızdır, en önemlisi ise bataklıktır. İnsanlar da tıpkı köy gibi bakımsızdır. Çevrelerine karşı ilgisiz negatif insanlardır.

Yazar köye bir akşam vakti varır, köye geldiğinde Hafız adında biri kendisine yardım eder ve ona kalacak yer gösterir. Bu arada bu kişi yazara kendisini tanıtır. Nerelerden geldiğinden ve ne iş yaptığından bahseder. Akşam yemeği olarak bir tabak pilav getirir. Fakat yanında ekmek yoktur, yazar Hafız’ a neden ekmek olmadığını sorar. Hafız ise köyde ekmek olmadığını söyler. Bu durum aralarında espri konusu olur ve köye Ekmeksiz Köyü adını verirler. Sabah olduğunda karşısında tanımadığı biri vardır. Bu kişi kendisini tanıtır ve köyün geçmişinden bahseder. Köy bir Türkmen köyüdür. Yazar köyü hiç sevmez ve köyden derhal ayrılmaya karar verir. Yazar akşam yemeğinde su içer ve bu su çok lezzetlidir. Bu suyun kaynağını yeni tanıştığı kişiye sorar. Bu kişide suyun bataklığın ortasından çıktığını ve bu suyun adının Üçgözeler Suyu olduğunu söyler ve son olarak bu kişi, köyün katilinin Sıtmabükü Bataklığı olduğunu ekler. Yazar köyün geçmişinden etkilenmiştir. Yazar ilerleyen günlerde köyün imamı ile tanışır. İmam köyün suyunun esrarından söz eder. Üçgözler Suyu. Bu sudan içen bir kişi köyden hiçbir zaman ayrılamaz. İmam suyun içerisinde bir ermişlik büyüsü olduğuna inanıyordur. Orada bir de mezar vardır. Ama mezarın kime ait olduğu belli değildir. İmam köyün masalını anlatır.

Köy, eskiden ormanlık, verimli bir alanmış. Bu dönem içerisinde de bataklık varmış, fakat bu kadar geniş değilmiş. Bataklık zamanla genişlemiş ve köyü çorak bir köy haline getirmiştir. Üçgözler’ de mermer kutsal bir nişandır. Yazar, ermişin mezarını görmek ister. Bu bölgeye gider, burada türbe falan yoktur. Fakat onun etrafında mum ve çaputlar vardır. Mezar çok eski dönemlerden beri ziyaret edilmektedir.. Anadolu’ nun her yerinde böyle mezarlar vardır. Çünkü bu toplumların böyle mezarlara ihtiyaçları vardır. Yazar Üçgözler’ in etrafını görür. Buradaki mağaraları gezer. Dört bin yıl önce buralarda Frigyalılar yaşamıştır, Etililer yaşamıştır. Köyün efsanesinden etkilenen yazar burada kalmaya karar verir.

Yazar işe okulu görmekle başlar. Okulun tekrar yapılanması için Polatlı’ ya gider. Çalışmalarda bulunur. Ankara’ dan yardım almak için yetkililere mektup gönderir. Polatlı’ da yetkili kişilerle tanışır ve bu kişiler okulun yeniden yapılanması için yardım ederler. Yazarın bu çabaları köy halkıyla kaynaşmasına neden olur. Köy halkının Keltepe Köyü’ nün o masallardaki güzelliğini özlediklerini anlar. Okulu açar. Çocukların neşe ve heyecanını görür. Yazar kendi kendine yeni bir uygarlık yarattığını düşünür. Yazarın bir düşüncesi vardır; bataklığın ıslah edilmesi. Polatlı' da tanıştığı kaymakama bu düşüncesini söyler. Kaymakam bu düşünceyi olumlu görür. Ankara ile irtibat kurar. Ankara’ dan Fen Memurları gelir, incelemeler yaparlar. Kaldıkları süre içerisinde bu işi yapabileceklerini söylerler.

Yazar derslere başlar, dersler bütün köy halkına veriliyordur. Aslında eğitim bir bütündür. Eğitim toplumun canlı varlığına bilinçli aktif bir müdahaledir. Konusu insandır. İnsanın kabiliyetlerini belirli bir yönde uyandırmak ve geliştirme işidir. Yazarın böyle bir düşüncesi olduğundan herkese eğitim vermek ister.

Yetkililer köye tekrar gelirler, bataklığın gerçek durumunu saptarlar. Bataklığın kurutulması için gerekli olan teknik çalışmaları başlatırlar. Bir süre sonra bataklık artık kurutulmuştur. Burası artık köy halkının düşlerinde yarattığı keklik pınarı olabilecektir. Bundan sonra bir köyün uyanışı başlar. Topraktan bereket fışkırtmanın zamanı gelmiştir. Topraktaki uyanış köy halkına yansır. Yazarın köye girdiği ilk günde gördüğü o ümitsiz ve gayesiz insanlar artık yoktur. Onun yerine geleceğe umutla bakan insanlar vardır.

Aralık ayının sonlarına doğru Sıtmabükü bataklık değildir. Bataklık bu inançlı insanlara yenilmiş, yok olmuştur. O günlerde köye misafir gelir. Köy halkıyla toplantı yapar. Kendisi bir şirketin ziraat mühendisidir. Bu berekete uyanan topraklarda pancar yetiştirmek istediğini anlatır. Mühendisin bu sözleri köye yeni bir tarım kültürünün girdiğinin habercisidir. Bataklığın kurutulmasından sonra ikinci adım da atılmış olmaktadır. Ekmeksiz Köy’ ü için 3 plan vardır. Toprağın uyanışı, bunu uyandıracak insan gücü ve harekete geçirecek imkan ve olanaklar.

Yazar bu uyanışın insanların bilgilendirilmesiyle bütünleşeceğini düşünerek köy halkına günün koşullarına uygun bilgiler anlatır. Köy seferberlik halindedir. Bu seferberlik devleti uyandırır. Devlet yetkili birimlerini göndererek sizinle beraberiz der ve Keltepe Köyü devletle kucaklaşır.

Yazar sürekli Ankara’ ya gider ve toplantılara katılır. Buradaki konuşmalardan bir çok şey öğrenir. Her bölge milli gelire katkıda bulunmalıdır. “Peki, Ekmeksiz Köyü devlete ne gibi katkıda bulunuyordur?” bu sorusuna yanıt bulamaz. Bir düşüncesi vardır. Herkese toprak dağıtmak ve köy halkının bu topraklara sahip çıkmasını sağlayarak, üretimin gelişmesinin önünü açmak. Devlet yetkilileri bu düşünceyi benimserler. Ziraat Bankası’ nın kooperatif kurslarını başlatmasıyla ilk adım atılmış olur. Yazın gelmesiyle ilk ürün alınmaya başlanır. Pancarlar kamyonlara yüklenir. Herkes mutludur. Bu günleri gördüklerine inanamazlar. Köye yeni olarak modern hayvancılık girmeye başlar. Devlet Çiftliği hayvancılığın köyde gelişmesi için destek verir. Buradan alınacak ürün Polatlı’ ya, Garnizon Kantini’ ne yani askere gidecektir. Böylece köy devletinin milli gelirine katkıda bulunacaktır.

Yazarın Ekmeksiz Köyü’ ne gelişi üç yılı doldurmuştur. Ekmeksiz Köy yazar için yeni bir hayatın başlangıcı olmuştur. Köylüler toprağın uyanmasıyla artık bilinçlenmeye başlamıştır. Köy halkı kendi içerisinde teşkilatlanır. Kendi toplumlarının ekonomik yapısını oluşturmaya başlarlar. Köylüler artık sosyal örgüt olduklarını anlarlar. Köy bir teşkilatlı varlıktır.

Bu ekonomik yapıya müesseselerin katılması gerekiyordur. Köyde 4 tane örnek kooperatif kurulur. Artık köy ilkel yapısından kurtulur, şehirle bağlantısı olan bir merkez olur.

Ekmeksiz Köyü’ nde yeni bir zihniyet örgütü yaratılıyordur. Asıl değişiklik onun iç aleminde gelişir. İç aleminde, bir pınarın gözeleri açılmış, durmadan yeni hayat hamleleri fışkırır.

Toprağın uyanışı ve insanların uyanışı. Keltepe Köyü örnek köy olacaktır. Ankara’ dan mühendisler gelir. Köyün planlı olarak yeniden inşaatı yapılacaktır. Bunu da yapacak olan kendileridir. Bu insanlar bazı önemli işleri kendilerinin başarabileceklerini anlarlar. Çünkü bir çok önemli işler başarmışlardır. Bu başarma gücü onlara daha büyük işlerde başarılı olabileceklerinin habercisidir.

Çok önemli işler yapmışlardır. Bataklığı yenerek, yeraltı suyunu yerüstüne çıkardılar, bir orman yarattılar. İlk meyve ağaçları dikilmeye başlar. Bunlar hep bu insanların inancı sayesinde gerçekleşir. Fakat onları destekleyen bir çok insan ve devlet gücü vardır.

Keltepe Köyü’ ndeki uyanışın temelinde insanların birlik düşüncesi ve topyekün dayanışma imkanların seferber edilmesi, insanların devleti kendi içine çekme gücü yatmaktadır. Keltepe Köyü aşağıdan yukarı çıkan hareketin örneğidir. Her şeyin devlet tarafından beklenmesi yetersizdir, halk yapmak istediklerini devlete anlatarak yardımı sağlamalıdır. Kendileri için gerekli olan çalışmaları kendilerinin başlatmaları gerekir.

Keltepe Köyü Türkiye’ de yatırımların önceden planlandığı bir köydür. Bu hamle, memleketimizin kanunları ve müesseselerinin zihniyeti içerisinde ve bunları zorlamadan mevcut imkanları harekete geçirebilme özelliğidir. Bu eser, köyü seven, ona kendini veren aydınlarla köylünün birliğini tamamlayan işbirliğidir. Bir köyün önderini buluşu, insan gücünün şahlanışı, imkanların harekete geçirilişi ve toprağın uyanışı mutluluğudur.

Yazar, bu köyde eğitimi; yalnız çocuk eğitimi değil, onu bütün herkesin meselesi haline getirmek, okulu köy hayatıyla birleştirerek onu herkesin malı haline getirmek istemektedir. Yazar sadece bir öğretmen değil, köy halkı için bir öncü olmuştur. Aradan 10 yıl geçer, artık o eski kasvetli ve tükenmiş köy olan Keltepe Köyü yoktur, yeni Keklikpınarı Köyü vardır.







KİTABIN ADI Tuna Nehri Akmam Diyor
KİTABIN YAZARI Ruper TFURNEAUX (Şeniz TÜRKÖMER, Deniz TÜRKÖMER)
YAYINEVİ VE ADRESİ Doğan Kitapçılık Hürriyet Medya Towers 34544 Güneşli / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Eylül 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Plevne savaşının tarihi önemi ve bu savaşın oluşumu hakkında bilinmeyen gerçekleri okuyucuya yansıtmak.

KİTABIN ÖZETİ :

Archibald FORBES ve Mac GAHAN adındaki iki savaş muhabirinin gazeteleri Daily News için PLEVNE savaşı hakkında bilgi toplayıp ülkelerine gönderme arzuları ışığında PLEVNE savaşının tarihe yansıması anlatılmaktadır.

Çarın komutası altındaki 180.000 kişilik Rus Ordusu boğazlara ineceklerinden emin olarak Tuna’yı geçmişlerdi. Dünya kamuoyuna ise, balkanlardaki esaret altındaki Hıristiyanları kurtaracaklarını söyleyerek bu yüzyıllar süren rüyalarına bir Haçlı Seferi havası vermişlerdi. Türk savunmasının zaafından faydalanan Ruslar 22 Haziran’da Bulgaristan’a girdiler. Ruslarla İstanbul arasında 250.000 kişilik Türk ordusu ve Balkan dağları vardı. Ruslar geçilmesi tahmin edilemeyen Şipka geçidinden geçerek Balkan dağlarını tek bir silah atmadan geçtiler.

Vidin Askeri Valisi Osman Paşa PLEVNE’ye doğru ilerlemekte ve Ruslardan önce bu ufak kasabayı ele geçirmek istiyordu. 19 Temmuz’da Osman Paşa, emrindeki 12.000 kişilik ordusuyla PLEVNE’ye girdiğinde kasabayı savunacak mevziler yoktu. Kısa zamanda oluşturulan savunma mevzileri Rusların ilk hücumunda düşmanı durdurmayı başarmış Ruslar 3000, Türkler 2000 asker kaybetmişti. Osman Paşa Rusların tekrar saldıracağını biliyordu. Bu yüzden birliklerine daha kuvvetli tabyalar ve istihkamlar yaptırdı ve garnizon 20.000 kişilik bir kuvvetle takviye edildi. Rusların ikinci saldırısı iki Rus generalinin savunma mevzilerine farklı zamanlarda saldırması yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Ruslar birkaç mevzi ele geçirdiyse de Türklerin karşı taarruzu sonucunda bu mevzileri terk etmek zorunda kaldılar.

Buraya kadar olan gelişmeleri gösteren belgeleri PLEVNE’den Bükreş’e götürmek için yola çıkan Forbes’in atı yolda öldü. Rusların böyle bir yenilgi haberini sansürleyeceğinden korkan Forbes 140 kilometre uzaklıktaki tarafsız Macaristan’a giderek ülkesine haberleri ulaştırdı. Bu başarısız saldırılar Türklerin daha can çekişmediğini gösteriyordu. Çar 188.000 kişiyi silah altına çağırarak PLEVNE’yi takviye edip yeniden saldırmayı düşünüyordu. Osman Paşa kazandığı bu zamanı askerlerine 6 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde duvarları olan, 5 metre genişliğinde ve 3 metre derinliğinde hendeklerle çevrilmiş, ön ve yan tarafları siperlerle korunan savunma mevzileri yaptırmıştı. Ruslar büyük saldırıdan önce dört gün PLEVNE'yi top atışına tuttular. 11 Eylül’de Ruslar büyük saldırıya başladı. Rus generali Skobelev PLEVNE savunmasını yararak, 3.000 ölü bırakarak savunmada bir gedik açmıştı. Rusların bu girme yaptıkları bölge takviye edilemediğinden Türkler karşı saldırıya geçerek ertesi gün bölgeyi tekrar ele geçirmişlerdi.

Küçük kasaba üç saldırıya karşı koymuştu ve bu durumda Haçlı Seferi düşüncesinin yanlışlıkları ve Türk’ün savaştaki ustalığı konuşulmaya başlamıştı. Ruslar taktik değiştirerek PLEVNE’yi çembere alıp açlığa mahkum etmek istiyorlardı. Osman Paşa bir ikmal yolu kursa da gerekli takviye gelmeyeceğinden PLEVNE’yi terk edip güneydeki Orhaniye’ye çekilmek için padişahtan izin istemişti. Padişah, Osman Paşanın bu isteğine karşılık PLEVNE’nin kazanmış olduğu prestij yüzünden terk edilemeyeceğini söylüyordu.

Ruslar PLEVNE’yi tamamen kuşatmış, Osman Paşanın teslim olmasını bekliyorlardı. Osman Paşa bu bekleyişin sonunda maiyetinin de fikrini alarak bir yarma harekatına girmek istedi. Başarısızlıkla sonuçlanan yarma harekatından sonra Osman Paşa teslim olmuştu. Rusların gözünde büyük bir yeri olan Osman Paşa saygıyla ağırlandı. Fakat esir düşen Türk askeri bu saygıdan payını alamadı. Türk askerleri Rusya‘ya sevk edilmişti. Bu ölüm yürüyüşünde açlıktan ve sefaletten 50.000 Türk askeri öldü. Ruslar Edirne’yi de geçerek İstanbul’a ilerlemeye devam ettiler. Fakat Çatalca’ya vardıklarında mütareke yapıldığını öğrenerek geri döndüler. Yapılan antlaşma sonunda Türkler 180.000 kilometre kare toprak kaybetmiş, Ruslar 8.500 kilometre kare toprak kazanmıştı. İngiltere ise Kıbrıs’ı alarak en iyi kazancı elde etmişti.

Balkanlardaki prestij dışında Ruslar büyük kazanç sağlayamamıştı. Belki PLEVNE’de durdurulmasalardı İstanbul’a daha önce varabilirlerdi. Osman Paşa belki de tarihin seyrini değiştirecek bir zafer kazanmıştı






KİTABIN ADI Tutanhamon Cinayeti
KİTABIN YAZARI Bob BRİER / ÇEVİREN : Osman AKINAY
YAYINEVİ VE ADRESİ Alfa Basımevi
BASIM TARİHİ Temmuz 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Kültür hizmeti

KİTABIN ÖZETİ :

1. BÖLÜM : KRAL ÖLMEDİ

Sonbaharın sonlarında on sekizinci yılını yaşamakta olan Tutanhamon, tek başına uyumaya gider. Mısırlı köylüler eşleriyle beraber yatarken Mısır firavunları kraliçelerinden ve haremlerinden ayrı yaşarlardı. Tutanhamon, basit eşyalarla döşenmiş bir odada uyumaktadır. Nöbetçilerden kurtularak gizlice odaya girmeyi başaran bir kişi pelerininin altında saklamış olduğu Mısır topuzu diye tabir edilen bir silahla kafasına vurarak yaralar ve geldiği gibi sessizce gider. Ertesi sabah hizmetçiler tarafından yaralı bir şekilde bulunur. Derhal vezir Ay ile karısı Anhesenamon’a haber verilir. Tapınaktan kafa yaralanmalarında uzman olan bir hekim çağırılır. Hekim firavunun kafasının traş edilmesi talimatını verir. Traştan sonra kafasındaki büyük bir yara görür. Kafasından darbe almış olduğu yerde kemik parçaları yoktu. Hekim aletlerini çıkararak yarayı temizler , fakat iyileşmesi ile ilgili yapabileceği fazla bir şey olmadığını , ölürse kendisinin suçlanacağını anlar ve tedavinin zaman alacağını ima eder. Kraliçe Anhesenamon üzüntü içinde büyücüleri çağırır. Büyücüler tarafından hazırlanan karışımla tedavi edilmeye çalışılır. Önce iyileşmiş gibi görünen firavun bir müddet sonra ağrıları artar ve ölür. Genç kral öldüğünde Krallar vadisinde bulunan ve yeni tamamlanmış olan bir mezara gömülür. Tutanhamon’un bedeni mumyalanarak sonsuzluğa hazırlanmıştır.

Mumyalama işlemi fiziksel bir süreçtir. Her aşamasında dini törenler yapılır. En önemli aşaması ise vücudun çürümemesi için bedendeki nemin olduğunca çabuk bir şekilde kurutulması gerekmektedir. Mısırlılar ikinci bir hayata inandıkları için mumyalama işlemi yapmaktadırlar. Bu işlem sırasında yalnız kalbi vücutta kalır , işlevini bilmedikleri beyni atılarak geri kalan bütün organları tekrar dirildiği zaman tam olması için saklanırdı. Mumyalar sargılarla sarılarak süslenmiş tabutlara konur ve mezarında hayatta iken yapmış olduğu olaylar anlatılırdı. Ayinde hayvanlar kesilerek kurban edilirdi. Törenden sonra yemek verilir, kullanılan bütün malzemeler kırılarak bir çukura gömülür.

2. BÖLÜM : TUTANHAMON’DAN ÖNCE MISIR

Mısır M.Ö. 4000 yıllarında kurulduğu sanılmaktadır. Nil nehrinin iki kenarında konuşlanmış olup tarih boyunca krallıkla değil firavunlar tarafından yönetilmiştir. Halk çiftçilikle uğraşmasına rağmen takvim Mısırlılar tarafından bulunmuştur. Fakat onlarda dört değil üç mevsim vardır. Mısırlılar firavunları yalnız bir lider değil aynı zamanda gelişmiş bir hali olarak görmektedirler. İlk askeri kayıtlara Kral Narmer zamanında yazılmış olan tabletlerde rastlanmaktadır. Mısırı, ordu Nil nehri sayesinde ayakta tutmaktadır.

Piramitler , antik Mısır’da krallık kavramının ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır. Mısır’da yetmişin üzerinde piramit vardır. Bunların bir kısmı köleler bir kısmı ise bedeli ödenmiş işçiler tarafından yapılmıştır. Dini inançları gereği mumyalama işlemi yapılmaktadır. Bu işler nedeniyle toplum içinde rahip kesimi oluşmuş, bunlar firavunu temsil ettiklerinden dini açıdan fazla bir şey bilmeleri gerekmemektedir. Yazıtlar nedeniyle gençler arasında katiplik ve rahiplik önem kazanmış olup ilerlemiştir. Her rahibin farklı bir görevi olup bunlar arasında piramitlerdeki heykellerin bakımını yapmakta vardı.

3. BÖLÜM : TUTANHAMON’UN ATALARI

Mısır, dünyada hak ettiği yerin en üstte olduğuna inanmıştı ve komşularına hükmetmeyi doğal bir hak olarak görüyordu. Bu yüzden komşu devletlere sık sık savaş açılır, işgal edilen yerlerde