Paylaşım Sitesi  

Geri git   Paylaşım Sitesi > Eğitim & Öğretim > Kitap Özetleri
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et

Tags: , , ,

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 07-15-2007, 05:16
BüŞr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
C0 - aDmiNiyE
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 2.328
Tecrübe Puanı: 133004
BüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond repute
Standart 290 adet kitap özeti

KİTABIN ADI 13. Jüri
KİTABIN YAZARI John T. LESCROART
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Mayıs 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI

KİTABIN ÖZETİ :

Jennifer Witt, kocasını çok seven fakat kocasından devamlı dayak yiyen ve yaptğı şeyleri kocasına yani Lary Witt’ e beğendiremiyen bir çocuk annesi kadındır. Bu yüzden psikolojisi bozulmuş ve doktora gitmektedir. Yediği dayaklar yüzünden de vücudunda oluşan yara bereler içinde doktora gitmektedir.

Jeniffer 28 Aralık Günü her zaman olduğu gibi rahatlamak için koşuya çıkar ve eve döndüğü zaman evinin etrafında bir sürü polis bulur. Polisler Jennifer‘ ı evin üst katına çıkmaması için uyarırlar. Jennifer, etraftaki kan izlerini ve kapıda duran ambulansı görünce kocasının ve oğlunun öldüğünü anlar. Daha sonra polisler Jennifer‘ ın ifadesini almak üzere karakola götürürler. İfadesi alındıktan sonra da Jennifer‘ ı tutuklarlar. Tutuklanma sebebi olarak da kocasının bir yıl önce kendisine yaptırmış olduğu hayat sigortasıdır. Bu sigorta şirketi, Jennifer' ın kocası Dr. Larry Witt' in ölümü halinde karısına tazminat olarak 5 milyon dolar tazminat verecekti. Polis bunu gerekçe göstererek Jennifır‘ ı tutuklar. Fakat Jennifer yapmadığına dair hiçbir kanıt gösteremez.

Daha sonra Jennifer' a yakın dostları, davada kendisini savunması için avukat olarak David Freeman' ı önerirler. David Freeman birçok dava kazanmış ve haklı bir üne sahip iyi bir avukattır. Yanında Dismas Hardy adında bir avukat daha çalışmaktadır. Jennifer o gün avukatını, yani Freeman‘ ı çağırır, fakat Freeman yanında çalıştığı Hardy‘ yi gönderir. Hardy Jennifer' ı dinler ve çözülmesi çok zor bir durumla karşı karşıya olduğunu anlar ve araştırmaya koyulur. Olayın geçtiği eve gider, komşularına gider onlarla konuşur. Komşuları Hardy’ ye, Larry ile Jennifer’ ın devamlı kavga ettiklerini anlatır. Hardy bu araştırmaları devamlı Freeman‘ la konuşur ve Freeman, Jennifer’ la konuştuklarına ve araştırmalarına bakark Jennifer’ ın suçlu olduğuna inanır. Fakat Hardy‘ nin içinden bir ses bu cinayeti Jennifer’ ın değil de başka birinin bir çıkar uğruna Larry ve oğlu Matthew Witt’ i öldürdüğüne inanır. Çünkü Jennifer‘ ın kovcası Larry, altı haneli rakamlarla yıllık kazancı ölçülebilen iyi bir tıp doktorudur. Hardy başka bir mirasçının onu öldürebileceği ihtimali üzerinde durur.

Hardy bu araştırmaları yaparken mahkeme kurulmaya başlar. Mahkeme başkanı yargıç Villars, savcı ise Bay Powell' dır. Bayan Villars o eyaletteki temyiz mahkemelerinden kararı hiç iptal edilmemiş çok katı, özellikle hemcinslerine karşı çok katı davranan bir yargıçtır. Bay Powell’ da eyalet baş savcılığına adaylığını koymuş tuttuğunu koparan bir savcı idi. Ve bunları gören Hardy işin çok zor olduğunu görüyordu. Daha sonra jüri üyeleri seçilmeye başlandı. Jüri seçiminde jüri üyelerinin hiçbirinin akrabalarından polis veya hukukçu olmamasına ve hiçbirinin sabıkalı olmamasına dikkat edilmiştir. Bu şartlara uyacak on iki kişi seçildi.

Yargılama süresi başladığında Bay Powell’ ın elinde bulunan deliller çok kuvvetiydi ve Jennifer hakkında ölüm cezası isteniyordu. Fakat buna karşı Hardy ‘nin elinde bulunan kanıtlar Powell’ ın kanıtlarına karşı kuvvetsizdi.

Hardy Dr. Larry Witt ‘in herhangi bir düşmanının olup olmadığını ve geçmişte yapmış olduğu bir şeyin başka birini sinirlendirip uygun zamanı kollayarak, şimdi yaptığını düşünüyordu. Araştırmaları sonunda geçmişte Dr. Witt’ in bir hastası hamile kaldığı bebeği kendisi düşürmeye çalışmış, fakat fenalaşıp hastaneye kaldırılmış, Dr Witt de kadını kurtaramamıştı. Hastanın ailesi bu ölümden Dr Witt’ i sorumlu tutmuş ve Dr. Witt’ i mahkemeye vermişlerdi ama davayı Dr. Witt kazanmış. Dismas Hardy de bu cinayeti bu aileden birinin yapabileceğini düşünüyordu ve araştırmaya koyuldu. Fakat bu konuda bir şey çıkaramayan Hardy başka ihtimaller üzerinde duruyordu. Bu arada da mahkeme sürüyor ve Bay Powell iyi bastırıyor, yargıcı ve jüriyi Jennifer‘ ın suçlu olduğu konusunda yavaş yavaş ikna etmeye başlıyordu.

Dismass Hardy daha sonra Dr. Witt’ e gelen bir teklif mektubunu değerlendiriyordu. Mektupta doktorlar şirketinin hisse senetleri, belli kişilere belli miktarda satılacaktı. Mektupta 368 tane hisse senedi yaklaşık 20 Dolara satılacaktı. Ama karşılığında bu hisse senetleri ilerleyen zamanlarda on bin dolarla alınacaktı. Ancak işin garip tarafı bu mektubu Dr Witt’ in kendisine uzun noel tatilinde gelmesi ve miyadını bu tatil süresi içerisinde doldurmasıydı. Bunun üzerinde araştırma yapan Hardy, yine bir şey elde edemez. Bu arada devam eden mahkemede, ceza bölümü tamamlanmak üzereydi ve hüküm büyük bir ihtimalle Jennifer' ı ölüm cezasına çarptıracaktı. Bunun iyice farkına varan Hardy Jennifer‘ ın ölüm cezasından kurtarabilmesi için en azından kocasından çok dayak yediği için dayanamayıp kocasını öldürdüğünü ve bu sebeple cezasının hafifletilmesini istediğini söylemesiydi. Fakat Jennifer bunu söylerse suçu kabul etmiş olacaktı.

Ama Jennifer başından beri ısrarla cinayeti kendisinin işlemediğini söylüyordu. Bu arada Jennifer yargılandığı davada suç olarak eski kocasını da onun öldürdüğü iddia ediliyordu. Çünkü eski kocası Jennifer‘ ı dövüyor ve uyuşturucu kullanıyordu. Bir gün evde kocasını yüksek dozda uyuşturucu aldığından, ölü olarak bulurlar. Bu da eski kocasının zehirlenerek öldürüldüğünü gösteriyor oluyordu. Ama bir şekilde gözden kaçmış ve Jennifer’ dan şüphelenilmemişti. Şimdi ise iyi bir savcı olan Bay Powell bu mahkemeye bunu da dahil edip Jennifer’ ın ölüm cezasını sağlama alıp seçimlerde iyi puan almayı planlıyordu. Bu davayı bütün gazeteler ve televizyonlar izliyordu. Bunlar gelişirken davanın ceza bölümü sonuçlanmış ve 12 kişilik jüri Jennifer‘ ın suçlu olduğuna karar vermişti. Kararla Jennifer‘ ı idama mahkum etmişlerdi. Şimdi temyiz mahkemesi olacak ve kararı 13. Jüri olan yargıç Bayan Viller verecekti. Bütün bu olup bitenleri televizyon ve gazetelerden takip eden Jennifer’ ın annesi Nancy, bu duruma çok üzülüyor fakat kocasından korktuğu için kızının mahkemesine ve ziyaretine gidemiyordu. Nancy kızını ve torununu çok seviyordu. Torununa noel hediyesi olarak oyuncak tabanca almış ve kargoyla göndermişti. Oyuncak tabanca torununa, öldürüldüğünün sabahında ulaşmıştı. Yani bu hediyeden büyükannesi ve anne babasından başka kimsenin haberi yoktu.

Araştırmalardan bir şey çıkaramayacağını anlayan Hardy, ölüm cezasından tek kaçış yolunun kocasından dayak yiyen kadın gibi mahkemeye Jennifer‘ ı göstermekten başka çaresi yoktu. Ama Jennifer bunu bile bile mahkemede söylemeyi kabül etmiyordu. Hardy’ de bunu iyi bilen bir tanık bulup mahkemede konuşturması gerekiyordu. Bu da Jennifer ‘ın psikoloğu Dr. Lightner’ dı. Lightner, Jennifer‘ ı tedavi ettiği sıralarda ona aşık olmuş ve Jennifer da ondan hoşlanmıştı. Hatta sevişmeye kadar varan ilişkileri olmuştu. Ama bunu ikisinden başka kimse bilmiyordu.

Hardy, Dr Lightner‘ i mahkemeye davet etti ve Lightner da kabul ederek mahkemeye davada tanıklık yapmak üzere geldi. Hardy, Lightner’ le aralarında konuşurken, Lightner‘ in Matthew’ e büyükannesi tarafından hediye olarak gönderilen tabancadan söz ettiğini duydu ve Hardy cinayetin Lightner tarafından işlenebileceğini düşünmeye başladı. Çünkü Lightner Jennifer‘ ı sevimiş ve onun için yapmayacağı hiçbir şeyin olmadığını Hardy’ ye söylemişti. Mahkemede Lightner‘ e sıkıştırıcı sorular soruyordu. Daha sonra Lightner yavaş yavaş suçunu itiraf ediyordu. Jennifer koşuya çıktığında Lightner, Wittler' in evine gelip kocasını uyarmaya çalışıyor, fakat kocasıyla tartışmaya başlıyordu. Evde bir tabanca vardı ve Lightner daha önce eve geldiği için tabancanın yerini biliyordu. Tabancayı aldı ve Larry‘ e doğrulttu o sırada başka bir odadan aniden beliren Mathew’ i gören Lightner paniğe kapılıp Matthew’ i vurmuş bunun üzerine saldıran Larry de boğuşma sırasında vurulmuştu.

Böylelikle suçunu itiraf eden Lightner mahkemede tutuklanıp cezaevine gönderiliyor ve ölüm cezasına çarptırılan Jennifer bu suçtan beraat ediyordu.

Kitabın ana fikri; kadın olmanın ne kadar zor olduğu ve üzerinde taşıdıkları sorumluluklardır. Ayrıca kadınların bu güç şartlara rağmen, her ne olursa olsun ailesini korumaya çalıştığını anlatmaya çalışıyor. Bu kitabın ana fikrinde herkese, özellikle kadınlara iyi niyet ve hoş görü ile yaklaşmamız gerektiği anlatılıyor. Bir başka ana fikirde ise "kimseye önyargılı davranmamalı ve olayları iyice inceledikten sonra bazı şeyler hakkında karar vermeliyiz"mesajı veriliyor.







KİTABIN ADI Günü Kurtarma sanatı II- Abdülhamid’in Yöneticilik Sırları

KİTABIN YAZARI Adnan NUR BAYKAL
YAYINEVİ VE ADRESİ Sistem Yayıncılık Tünel nergis sok,Sistem Ap. No:4 80050 Beyoğlu/ İSTANBUL
BASIM TARİHİ Kasım 1999 (1nci Baskı)
KİTABIN YAYIM MAKSADI Bu kitapta elindeki tükenmiş kaynaklarla,çözümü çok zor problemlerin üstesinden gelmeye çalışan bir yöneticinin dramını bulacaksınız. Yöneticiler için yeni bir bakış : “Mustafa kemal Atatürk’ün liderlik sırları “Adlı kitapla bu kitap ,bir liderle bir yönetici karşılaştırması açısından bir bütünlük meydana getirmektedir.

KİTABIN ÖZETİ :

Kitap iki ana bölüm halinde yazılmıştır :

A. II.Abdülhamid’in yöneticilik özellikleri.

B. II.Abdülhamid’in Yöneticilik hataları

II.Abdülhamid günü kurtarmaya ,’ben de varım! ‘demeye çalışıyordu .Kesin bir plan, program dahilinde bir sistem oluşturma değildi bu anlayış.

Hemen hemen kendinden üç yüz yıl önce dünya medeniyeti’nin zirvesinden düşmüş,git gide zamanın gerisinde kalmış,böylelikle problemleri birikmiş olan osmanlı imparatorluğu’nu muhafaza edebilmek için, II.Abdulhamid ‘in oluşturdugu kendine özgü bir sistematik görüyoruz;artılarıyla eksileriyle kendi mantığı olan bir “Günü kurtarma “sistematiği.

Bu kitabın amacı II.Abdülhamid’in Devrini anlatmak değildir .Bu nedenle bu devirde meydana gelen olaylarda kronolojik bir sıra içerisinde anlatılmıştır.Sözkonusu olan sadece II.Abdulhamid’in ‘Yöneticilik anlayışı’dır.Bu nedenle sadece bu anlayışı sergileyecek olaylara yer verilmiştir.

Bu kitabın konusu ‘kurumsallaşma ‘dır.Başka bir ifadeyle ‘kurumsallaşamamanın nelere mal olacagı’dır. Yükseliş devrinden sonra yeni şartlara göre kurumsallaşamamış bir devletin sıkıntılarını görüp, kurumsallaşmanın önünü tıkayan engelleri tespit edeceksiniz.

Kurumsallaşma başarının kalıcı olması ve bir kişiye bagımlı olmaması için şarttır. Her müessesenin iki amacı vardır .Biri var olmaya devam etme ,ikincisi ilerleme.

II.Abdulhamid öncelikle bunlardan birincisi ile ilgilenebilmiştir.Halbuki amaç kurumsallaşmak ve başarıyı tesadüflere bırakmamaktır.Günü kurtarmak kısa vadeli bir çözümdür.II.Abdulhamid’in Günü kurtarmadaki yeteneginden faydalanıp,kurumsallaşmama nedenlerinden ders alabiliriz.







KİTABIN ADI Acı Kahve
KİTABIN YAZARI Agatha CHRISTIE / Dilek AKARİ
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Mart 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI

KİTABIN ÖZETİ :

Sir Claud Amory, bir fizik uzmanı idi ve uzunca bir zamandır atom partiküllerinin hareketleri üzerinde incelemeler yapıyordu. Bir gün aradığını buldu, bulduğu şimdiye dek kullanıla gelen patlayıcılardan binlerce kez daha etkili bir bomba formülüydü bu formül bir servet değerinde idi. Çünkü bu formül karşılığında pekçok devlet hazinelerinin kapılarını ardına kadar açabilirdi. Yalnız Sir Amory ‘i düşündüren bir mesele vardı. Oda aile fertlerinden birinin formülü çalacağını hissetmesi idi. Evet o bunu hissetmişti ama bunu kimin yapacağını bilmiyordu. Bu sorunu çözmek için kendisi gibi alanında uzman olan birine ihtiyacı vardı. Bu kim olabilirdi? Daha önce tanışmasa da methini duyduğu Belçika asıllı dedektif Hercule Poirot olabilirdi, çünkü o zehir gibi bir dedektifti ve çözemeyeceği olayın olamayacağına inanırdı. Onu evine davet ederek olayı çözmesini rica etti. Mr. Poirot da bu nazik davete icabet etti. Yalnız Mr. Poirot daha Sir’ün evine varmadan olaylar cereyan etmeye başladı.

Sir Amory’nin evinde hiç evlenmemiş olan ablası, oğlu Richard, oğlunun İtalyan asıllı karısı Lucia, bir bayan yeğeni, İtalyan doktor Carelli, evin İngiliz uşağı ve Sir’ün sekreteri bulunmaktaydı. Bu ev halkı yemek sonrası sohbet yapıyorlardı. Sir’ün gelini güzel Lucia kendisi gibi İtalyan olan doktordan rahatsızmış gibi davranmaktaydı, sanki doktor onu sıkıştırıyordu. Kocası Richard’ da bu davetsiz eski dosttan rahatsız görünüyordu. Zaten ilk fırsatta karısına kendisini o doktor ile niye aldattığını soracaktı. Tüm bunlar Lucia’yı daha da kötü etmişti ve fark edilir hale gelen Lucia’nın rahatsızlığını tedavi etmek için ilaç kutusunu bulunduğu raftan indirmişlerdi. Doktor Carelli, ilaç kutularına bakarak ne işe yaradıklarını söylüyordu. Şişede öldürücü zehirli ilaçlar bile vardı ve uyku getirerek insanı öldüren ilaç hayli ilgi çekmişti. Lucia, farkettirmeden ondan bir avuç kadar almıştı. Bu esnada kahve servisi başlamıştı. Richard karısının yanına giderek onun gönlünü almıştı. Sır Amory ise uşağına kapıları dıştan kilitlemesini emretmiş ve kahvesini yudumlarken izaha başlamıştı. Önemli ve de çok değerli bir formül bulduğunu ama ev halkı içinden birinin bunu çalmak istediğini bildiğini ve bunu düşünen kişiyi son bir fırsat olarak az sonra ışıkları kapattıracağını bu esnada az önce çalmış olduğu formülü sehpanın üzerine koymasını aksi halde çağırttığı ünlü dedektif Mr. Poirot ‘un suçluyu bizzat bularak gereğini yapacağını ikaz etti. Bu arada kahvenin acılığından bahsetti. Işıkların söndürülmesini emretti.

Mr.Poirot ulaştığında Sir Claud Amory koltuğunda ölü olarak bulunuyordu ve sehpanın üzerinde de içi boş bir zarf duruyordu. İlk başta tüm şüpheler bir yabancı olan ve pek güven veren bir intibah vermeyen doktor Carelli’ye yönelmişti. Lucıa’nın doktora antipatisi ve rahatsız halide Mr. Poirot tarafından farkedilmekteydi. Gerçi diğer şüphelilerde merhumu pek sevmiyorlardı. Özellikle merhumun bayan yeğeni bunu açıkça dile getirmiş ihtiyarın pintiliği ve huysuzluğundan bahsetmişti. Olay bu halde önünde dururken Mr. Poirot olayı zekası, titizlik ve dikkati sayesinde çözmüştü. Gelin Lucıa’yı söz oyunlarıyla köşeye sıkıştırıp ondan kötü ün salmış bir bayan ajanın kızı olduğunu ve bunu bilen doktor Carelli tarafından şantaj önerisine maruz kaldığını ama formülü çalanın ve kayınpederini öldürenin kendisi olmadığını söyletti.

Zaten Mr. Poirot ayrıntıları yakalamıştı. İlaç kutusu ile olaydan evvel oynanmış olduğunu, rafın tozlu olmasına karşın ilaç kutusunun olay anında tertemiz olmasından anlaşılmıştı. Şüpheli görülen sekreter bayan yapılan sorgu esnasında sıkışınca yine aynı zehirle Mr. Poirot’u da öldürmeye çalışınca ki, Mr. Poirot yine zekası ve uyanıklığı sayesinde kurtulmuştu. Katil sekreter yakalandı ve adalete teslim edildi.






KİTABIN ADI Acımasız Miras
KİTABIN YAZARI Heınz G. KONSALIK
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayın Evi Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ocak-19995
KİTABIN YAYIM MAKSADI Miras Kavgasının İnsana Neler Yaptırabileceği Kitabın Bütün Olarak Veya Bölüm Bölüm Özeti

KİTABIN ÖZETİ :

Genç Kız zengin babasının ölümüyle her şeyini kaybeder. Çünkü akrabaları onun akıl hastası olduğunu ileri sürerek hastaneye kapatılmasını sağlamışlardır.

Gisela’nın babası bir av sırasında kardeşinin kumar parası için Şirketten para aldığını öğrenir ve kavga ederler. Daha sonra bir kaza sonucu vurulur. Av sırasında vurulduğu için kaza olarak kayıtlara geçmiştir. Bruno Peltıner‘ nın ölmesiyle tüm miras kızına kalmıştır. Ewalt Peltiner’ın şirkette çalışmasını ve kalan mirastan şirkete olan borcunu kesilmesini ister. Anna Felburg ise şirketin karından % 10 nun verilmesini bildirir. Bunu kabullenemeyen Eward para karşılığı iki doktor ve bir avukat getirerek, Gisela’ nın akıl hastası olduğunu raporlarla belgeler ve Park Kliniği’ne yeğeninin gözaltında tutulması için gönderir. Bu klinikten alacağı raporla şirketi kendi yönetecektir. Bu planı kızkardeşi Anna, kızı Monique ve kızkardeşinin oğlu Henrich ile planlamıştır.

Park Kliniğinin Başhekimine genç kızın hasta olduğunu iyiden iyiye inandırmışlardır. Bu da diğer doktorlar tarafından raporla bildirilmiştir. Gisela’ nın,Başhekim Doktor Pade ve Profesör Maggfeld yaptıkları muayeneler sonucu deli olduğuna inanmaz. Fakat kendilerine gelen raporda deli olduğuna dair iki doktorun imzası vardır. Gisela, nişanlısı Ekonomi Uzmanı Doktor Budde’yi görmek ister, doktorlar buna izin vermezler. Moral bozukluğuna uğrayan kızın durumu gittikçe bozulur yemek yemez. Bunun içinde görünüşü bir deliye benzer. Başhekim ve Profesör kıza gözaltı raporu verir.

Mirasa konan Eward kendisine Metres tutar,kumar oynamaya devam eder. Kızı Monique Fransa’ya tatile gönderir. Anna kendisine villa almış ve uşağıyla aşk hayatı yaşamaktadır. Henrich İngiltere’de temsilci olarak görev yapmaktadır. Dr.Budde Nişanlısının akıl hastası olmadığını kanıtlamaya çalışırken, Ewold kendisini şirketten kovar. Gisela’nın verdiği vekaletname elinden alınır. Dr.Pade ve Prf.Maaggfelr Gisela’nın hasta olmadığını bilirler, fakat kendilerinin imzaladığı ve iki doktorun imzalarının bulunduğu belgeler vardır. Gisela’ya yardım etmek istiyorlardır. Budde Gisela’nın Klinikte olduğunu öğrenir ve kliniğe gider. Dr.Pade’ye, genç kızın deli olmadığını miras için bu oyuna geldiğini anlatır. Genç adamın anlattıkları Gisela’nın anlattıklarıyla aynıdır. Başhekim Budde’nin kızla görüşmesine tedavisi devam ettiğinden izin verilmez. Ewald Budde’yi saf dışı bırakmak için ona bir tuzak kurar. Budde Dr. Pade’den ayrıldıktan sonra evinde içip sızmıştır. Budde’nin arabasına birisi binerek hızla oradan uzaklaşır, bir yayaya çarptıktan sonra arabayı yerine bırakır. Polis Dr. Budde’yi evinde sarhoş olarak bulur ve suçu kendisinin işlediğini iddia ederler. Dr.Budde kendisinin sarhoş olduğunu ve akşam araba kullanmadığını söylese dahi suçsuzluğunu ispatlayamaz. Budde’nin arkadaşı Avukat Hartung, Budde’nin hapis yerine alkolik olduğundan kliniğe gitmesini sağlar. Budde de bunu istemektedir. Gisela’ya yaklaşırken bir hastanın tedavisinde kullanılan köpek tarafından yaralanarak ameliyata alınır. Budde, park kliniğinden suçsuz olduğu anlaşılınca çıkarılır. Arkadaşı Hartung ile Gisela’yı kurtarmak için plan yaparlar. Budde, İngiltere’ye Heinrich’in yanına gider. Budde Heinrich’i sıkıştırarak ağzından laf almaya çalışır. Hartung, Monıgue’yi kendisine aşık ederek delil toplamaya çalışır. Hartung’u kimse tanımıyordur. Monigue babasına nişanlısını tanıştırır. Ewald kızının nişanlısından hoşlanır ve Almanya’daki şirketine çağırır. Bazı işlerini Hartung’a takip ettirir. Budde ile Hartung bir plan yaparak Dr. Budde’nin yardımıyla Gisella’yı kaçırmayı planlarlar. Dr. Budde kabul eder fakat kendisinin sadece Gisela’nın odasını değiştirebileceğini ve duvara yakın bir odaya yerleştireceğini söyler. Başka bir şeye karışmayacağını bildirir. Dediğini de yapar. Budde Gisela’yı kaçırırken düşerek belini kırar. Uçakla Tunus’a okul arkadaşının yanına gider. Burada Askeri bir hastanede tedavi altına alır. Gisela’nın amcası, Gisela’nın kaçmasından park kliniğini sorumlu tutar. Ama savcılık tarafından Klinik suçsuz bulunur. Ewald, gazetecilere yeğeninin kendisini öldürmek istediğini söyler. Delil olması içinde yatak odasının duvarlarına kendisi tabancayla ateş eder.

Anna ve oğlu Heinrich, Ewald’ın yurt dışına para çıkardığını öğrenirler. Aralarında çıkan münakaşada Ewald bacağından vurulur. Ewald, bu olayda Hartug’tan şüphelenir ve çalışma masasının çekmecesini kırarak çekmecede bulunan Tunus’a ait havele makbuzlarını görür. Kızına Hartung’un yalancı olduğunu açıklayan telgraf çeker. Monigue üzüntü içerisinde yelkenli ile denize açılır. Yelkenli fırtınada batar ve Monigue ölür. Polis otel odasında yaptığı araştırmasında Monigue’nin günlüğünü bulur. Bu günlükte Ewald’ın yaptığı işler ortaya çıkar. Ewald, Anna, Heinrich, iki doktor ve avukat tutuklanırlar. Gisela hakkındaki tüm iddiaları temize çıkar. Ewald bu sefer kızının ölümüyle serveti kaybetmenin etkisiyle delirir ve Park Kliniğine gönderilir.







KİTABIN ADI Ada
KİTABIN YAZARI Aldous HUXLEY
ÇEVİREN Seriha AKAY
YAYINEVİ VE ADRESİ Yol Yayınları 1983 Ayrıntı Yayınları 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Yazarın ömrü boyu arayış içerisinde olduğu iç huzuru Zen Budiziminde nasıl buluduğunu ütopik bir tarzda anlatmak amacıyla yayınlanmış bir kitap.

KİTABIN ÖZETİ :

Kitabın kahramanı Will Farnaby gazetecilik yapan aynı zamanda işi dolaysıyla dolaştığı yerlerde patronunun işlerini de takip eden birisidir. Patronu petrolden bankacılığa gazete patronluğuna kadar uzanan geniş bir şirketler topluluğu yönetmektedir.

Will Farnaby karısıyla birkaç yıllık evlidir ve evliliklerinin ilk aylarından beri karısını aldatmaktadır. Mutlu olmadığını anlar ve karısını terk etmeye karar verir. Bu durumu karısı öğrenince arabasına atlar ve evi terk eder. Dikkati dağılan ve aşırı sürat yapan kadın kaza yapar ölür. Bu durumda karısının araba kullanmasına izin verdiği için suçluluk hisseder.

Will Farnaby geçirdiği deniz kazası sonucu kendini bitkin bir halde Pala adında bir adanın kıyılarında bulur. Küçük bir kız tarafından kurtarılır, ilk meditasyonla bu kız sayesinde tanışır, bu ada özgün bir yönetime, özgün geleneklere sahip, Zen Budizmine inanılan, teklenojinin henüz istila etmediği, ordusu olmayan, barış içerisinde yaşayan, tropikal bir adadır. Will gördüğü bu ilk meditasyonla (Metafiziğin) ve doğu mistiğinin büyüsüne kapılır.

Pala’ da; kızlara ve erkeklere küçük yaşlardan itibaren özgürlük tanınır, aralarında ilişkiler kurmalarına karışılmaz hatta, kadınlarla kadınların, erkeklerle erkeklerin aralarındaki ilişkiler yadırganmaz, seksin her türü doğal ve varoluşun bir sonucu olarak görülür, çiftler arasında sahiplenme yoktur. Evlilik vardır fakat çocuklar KEEK denen bir yapı içerisinde bir çok anne babaya sahip olurlar bu yapıda 20-30 aile bulunur, her yaştan çiftler çocuklara annelik babalık yaparlar, onlara göre çocuklar kısır bir döngü içerisinde değil, bir çok değişik insanla tanışarak, onlardan yeni şeyler öğrenerek bir çok anne babaya sığınarak büyürler.

Pala’ da; Budizmin bir kolu olan ve kuzey Budizminin büyük kurtuluş yolu Budizmin farklılaşmış ve gelişmiş biçimi olarak kabul edilen

“Mahayana” ya inanılır. Kuzey Budizminin özelliği yaşamın içerisinde insanın kendinde mirvanaya ulaştığı inancıdır. Fakat Pala’daki budizm aynı zamanda “Tantra” denilen hinduizim bir koluda mahayanayla birlikte iç içe yaşanmaktadır. Tantraya göre tutkulardan kurtulmanın doğru ve en kestirme yolu isteklere karşı koymak yerine istekleri doygunlaştırmak olduğunu savunur. Bu doktirinde cinsel imgeler önemli yer tutar. İki doktirinin birleştirilmesiyle yoga metotlar geliştiren halk maithuna denilen yoga türüyle, hipnotizmayla doğum kontrolü bazı hastalıkların tedavisi zihinsel temizlenme sağlarlar. Onlara göre yoga insanların zihnini temizler ve tanrıyı akıllarıyla sevmelerine yardım eder.

Will deniz kıyısında bulunduktan sonra hastaneye kaldırılır, burada palanın renkli simalarıyla tanışır. Bir aydın olan doktorla, gelini Sulisa ile tanışır Sulisa dul bir kadındır. Kocasını kaybedeli birkaç ay olmuştur ve henüz yalnızlığa alışamamaştır. Benzer durumları Will ile aralarında bir yakınlaşma doğurur. Raca ve annesi ile üniversiteli aydın bir genç ve sevgilisi hemşire ile Albayla konsolosta tanışır. Sulisa’ dan meditasyon dersleri almaya başlar. Meditasyonu bir aracı olarak kullanan makşa ilacını tanır, görsel ve işitsel sanrılar, uza duyum, uzagörüm, para pisikolojik tepki gösterilmeyen tepkilerin ön mistik gülünçlükten uzak tam bir mistik yaşam deneyimi olan meditasyonel uyuşturucu sayesinde meditasyonun bir sürü değişik şekliyle tanışır öğrenir. Aradığı iç huzuru burada bu insanlardan öğrendikleriyle bulur. Tün doğmaların, tüm görüşleri, medeniyeti red eder. bunların olayı nasıl yok ettiğine şahit olur. Ömür boyu aradığı aşkı seksi Sulisa’ da bulur. Maitrea budayı (geleceği söylenen kurtarıcı buda) beklemeye başlar. Bunları yaşarken aynı zamanda kısa bir süre sonra palanı yönetimine sahip olacak 18 yaşına bir kaç gün kalan racanın hayellerinin Pala’nın geleceğini nasıl karartacağını tropikal bir adanın sahip olduğu petrol kaynaklarının bu adanın nasıl sonunu hazırladığına dış dünyanın petrol uğruna Pala üzerinde oynadıkları oyunlara genç Raca’nın teklonoji ile nasıl kandırıldığını silahlanmaya kısacası Pala’nın dış dünyadan nasıl etkilendiğini şahit olur.

Will Farnaby mutluluğun teklonoji kentleşme silahlanma para tarafından nasıl yok edildiğini görür. İnsanın kendi kendi ile nasıl barışacağını öğrenir iç huzuru öğrenir.







KİTABIN ADI ADI AYLİN
KİTABIN YAZARI Ayşe KULİN
YAYINEVİ VE ADRESİ Remzi Kitapevi AŞ. Selvili Mescit Sok.3 CAĞALOĞLU / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1999

KİTABIN ÖZETİ :

Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti; bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca, baş döndürücü bir hızla akarak geçti Libyalı bir prensle evlendi, Prenses oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrist oldu. Tekrar tekrar evlendi, ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay oldu...

İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.

Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle Cenevre ye gider. Yaşamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak, ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.

Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başladı. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.

Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı; ya sevdiği adamı peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi fakat Aylin bunu bile sorun etmedi dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre insan, insan olduğu için çok değerli idi onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecekti.

Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi işyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.

Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giydi. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.

Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.

Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar teşhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza idi.

“... Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu ... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.








KİTABIN ADI Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya’da
KİTABIN YAZARI Grigoriy PETROV
ÇEVİREN Hasip Ahmet AYTUNA
YAYINEVİ VE ADRESİ İnkılap Kitabevi / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI Politika-Sosyal Ve Ekonomik Koşullarin Ve Önemli Kişiliklerin Bir Ulusun Gelişmesine Ve İlerlemesine Yön Verişini Anlatmak

KİTABIN ÖZETİ :

1. Tarihin Verdiği Dersler :

Altyapısı eskimiş ulusların bir zamanların çok güçlü kuruluşları olan örgütleri, düzenleri ve hatta yönetim şekilleri, her nasılsa zamanımıza kadar sürüp gelebilmiştir. Bugün yeterlilik ve geçerlilik değerlerini kaybetmişler ve günlük ihtiyaçları karşılayamaz duruma gelmişlerdir.

2. Kahramanlar ve Ulus :

Devletlerin güçleri ve güçsüzlükleri, ulusların toplu halde gelişmeleri veya çözülüp dağılmaları her zaman ve yalnız onları yönetenlerin değerli veya değersiz ya da erkli veya erksiz olmalarından ileri gelmez. Yöneticiler iyi veya kötü, kahraman veya korkak, ya da hain olabilirler. Fakat her biri kendi ulusunun eseridir. Onlar ulusal ruhun birer kopyasıdırlar. Halk yığınlarının yarattığı kişilerdir ve kendi uluslarına benzerler. Bu yakınlık “Her ulus layık olduğu devlet şekli ile ve hakettiği yönetimle yönetilir”. özdeyişiyle pekiştirilmiştir.

3. Suomi’nin Tarihi :

Fin ulusunun hayatında ve tarihinde çok önemli yer tutmuş olan ilginç iki özelliği bulunmaktadır. Bunların birincisi; Finlilerin 1917 Rus devrimine kadar tarihleri boyunca bağımsız bir ulus ve devlet hayatı yaşamamış olmalarıdır. İkincisi; Fin tarihlilerin boyunca, başlı başına büyük güç sayılacak ve kendilerine önderlik yapacak değerde büyük adamlar yetiştirmemiş olmalarıdır. Finlilerin, görünen ve bilinen yüksek kültürleri, tek tek büyük kişilerin eseri değil; Fin halkının bir bütün olarak, birlikte yarattığı ortak bir eser olmuştur.

4. Snelman Kimdir? :

Snelman, yeniden doğmakta olan genç Fin aydınlarının en gözde temsilcilerinden biridir. Snelman, her şeyden çok, bir halk öğretmeni ve Finlilerin ulusal kültürlerinin yaratıcısı olmakla ün yapmıştır. Grigoriy Petrov, Snelman’ı, binlerce göller ve bataklıklar ülkesi Finlandiya’yı “Akzambaklar Ülkesi”ne dönüştüren ve yepyeni bir Finlandiya yaratan lider olarak tanımlamaktadır. Snelman’ın istekleri doğrultusunda genç Fin öğretmenler, din adamları, avukat ve memurlar harekete geçmişler; halk yığınlarının eğitimi, okur yazarlığı, aydınlatılması ve uyarılması için bir seferberlik başlatılması gereğini insanlar arasında yaymaya başlamışlardır.

5. Kilise ve Halk :

Kilise papazları kiliselerinde cemaatlerine yeni ve daha başka bir dil ile konuşarak yeni konular etrafında konferanslar vermeye başlamışlardır. Gençler ve çocuklarla da ayrı ayrı toplantılar yapmışlar, bunu yaparken de aklı, ilmi ve hayatın gereklerinden olan neşe ve eğlenceyi uluorta eleştirip lanetlemeden yapmışlardır. Tersine, onları ilgilendikleri herşeye, her zaman ruhlarının çocukça temizliği ve gençliğin ideallerinin ateşi ile, fakat akıllı bir şekilde eğilmeye davet etmişlerdir. Bütün bu çalışmalar halkı uyarmış, harekete geçirmiştir. Toplumu iyiye ve iyiliğe doğru yöneltmiş, birçok insanın gönlünü ferahlatmış ve dünyaya daha güleç bakmalarını sağlamıştır.

6. Memurlar-Eğitimciler :

Snelman’ın halka karşı yaptığı konuşmalar halkın kendi memurlarına karşı daha çok güven beslemesini sağlamıştır. Dinç, zihin ve ruhca gelişmiş, ahlakça üstün yeni genç memurlar devlet kuruluşlarında görev almaya başlamışlardır. Bu sayede Finlandiya örnek gösterilmeye layık bir kalkınma aşamasına erişmiştir. Halk da bu yeni kuşak memurlarıyla pek haklı olarak övünmeye başlamıştır.

7. Halk Okulu Kışla :

İsveç yönetimi altında iken Fin kışlası bütünü ile en kaba, en çirkin küfürlerle dolup taşardı. Erler, subaylar ve hatta generaller küfrederlerdi. Anaya, babaya ve hatta Tanrı’ya küfretmekten çekinmezlerdi. Finli genç subaylar bu döneme kötü davranışlara son vermişler; kışlaya vücut, söz ve ahlak temizliğini getirmişlerdir. Erlere sabah, akşam ve her yemekten önce ve sonra el yıkamayı, yüz ve diş temizliğini öğretmişlerdir. Okuma-yazması kıt olanları okur-yazarlıkta ilerletmek ve bilgice yetiştirmek için gece dersleri, karşılıklı konuşma ve tartışma saatleri düzenlemişlerdir.

8. Futbol :

Snelman ve arkadaşları gençlerin körpecik fakat dinç ve güçlü dimağlarını geliştirecek çalışmaları bir yana iterek, sadece futbola kendilerini bu derecede tutku ile kaptırmış olmalarını asla uygun bulmamışlar; bu gidişi, bütün gençliğin zihinsel ve ruhsal yönlerden yoksun, bomboş ve çırılçıplak durumda bulunması şeklinde yorumlamışlardır.

9. Analar, Babalar ve Çocuklar :

Snelman ve arkadaşları, Finlandiya’nın geleceğe yönelmiş kalkınmasıyla ilgili bütün ümitlerini Fin gençlerinin akıllıca eğitimi konusuna bağlamışlardı. Gençlik, onların çok sevdiği ve aynı zamanda üzerinde duyarlılıkla durduğu bir konuydu. Bu nedenle Snelman; dosdoğru konuşur, gençleri uygunsuz davranışlarından dolayı yüzlerine karşı azarlamaktan çekinmezdi. Ama yaşlılar önünde gençler eleştirilirken moralce bozuldukları; bu sebeple gençlerden hiçbir iyi hareket ve tutum beklenemeyeceği iddia edilirken, Snelman gençleri daima savunurdu.

10. Karokep (bir kişiliğin dramı) :

Yarvinen ve Karokep aynı ulusun ve aynı çağın çocuklarıdır. Bu; çocukluklardan iyi koşullar içinde ve elverişli etkiler altında kaldıkları gibi, kötü koşullar altında da yaşayarak ve çoğu kez ezilerek büyüyenler vardır. Yarvinen karşılaştığı çeşitli zorlukları yenebilmiş ve günün birinde herkesin sevdiği, saydığı ve değer verdiği bir kişi olmuştur. Çocukluk arkadaşı Yohan Karokep ise gençlik yıllarında hırsızlık ve soygunculuk yapmış ve daha sonra da istemeyerek katil olmuştur ki, bu O’nun kendi suçundan ziyade kötü talihinin onu zorla ittiği kötü bir sondur. Bu iki arkadaş bir madalyonun iki yüzü gibidirler.

11. Aydınlar ve Halk :

Yazara göre; yüksek okullarda, gerçek anlamda öğrenim ve öğretim; bu okullardan alınan diplomalardan daha üstün değerler taşımaktadır. Yüksek öğrenim kurumlarının gerçek ödevi ve görevi diploma vermek değil; gittikleri yerlerde ve tuttukları işlerde işlerini ve etraflarını gerçek anlamdaki bilgileri ile aydınlatacak, güçlü ışık saçıcılar yetiştirmektir. Bu kimseler yalnız kendi uluslarının değil; yeryüzünün ve insanların da aydınlanmasına yardım edecek güçlü ışık üreteçleri, güçlü moral ve ruhsal ışık santralleri olacaktır. Yazara göre bu söyledikleri gerçekleşirse Karokep’in başına gelenlere benzer olaylar gerçekleşmeyecek ve sadece bir iz olarak kalacaktır.

12. Yarvinen, Okunen ve Tomas Gulbe Nasıl Kral Oldular ? :

Yarvinen ilk önce şekerleme ve simit satarak işe başlamış daha sonra arıcılıkla ilglilenmiştir. Yalnız çocukların değil, az kazançlı işçilerin ve fakir köylülerin de rahatlıkla satın alabilecekleri ürünleri fiyatla satarak kısa bir süre sonra büyük kazançlar elde etmiş ve uygun “Tatlıcılar Kralı” olmuştur.

Okunen önce ayakkabı yapım atölyesine girmiş, burada tecrübe kazanarak zamanla usta olarak yetişmiştir. Daha sonra gitmiş olduğu Paris’ten Finlandiya’ya dönerek yüksek tahsil görmüş ve iki oğluyla büyük bir mağazalar zinciri kurmuştur.

Tomas Gulbe ise köyleri dolaşarak yumurta toplamakla işe başlamıştır. Gittiği köylerden yumurta toplayarak, yerlerine küçük manifatura malları vermiş ve yumurtaları istifleyerek yabancı ülkelerdeki tüccarlara göndermiştir. Bu işi kısa zamanda büyütmüş, ve on yıl sonra Finlandiya’da ünlü bir yumurta kralı olmuştur.

13. Köylüler, İşçiler, Küçük Zanaatkarlar :

Snelman; henüz çocukluk ve okul çağlarında iken dünyada ve uluslar arasında gelip geçen ve her biri ağır suç sayılacak nitelikteki kıyasıya boğuşmalardan ve kendi deyimine göre insanlar arasında, uşak ve kölelik anlayışı ile yürütülen alçakça davranışlardan ve özellikle, saray entrikalarından nefret eder; bu işlere adları karışanlara karşı derin bir kin duyardı.

14. Hastalarını İyileştiren Hekim :

“Bir Köy Hekiminin Anıları” adındaki bir kitabın yazarı bu kitabında, görev aldığı ilk günden başlayarak kendi hayat hikayesini ve sıra ile; küçük bir ilçede oturan bir ayakkabı onarıcısının oğlu olduğunu, Tıp Fakültesini nasıl bitirdiğini her yeni göreve ne gibi parlak, planlar ve ümitlerle başladığı halde şansının hiçbir işte kendisine güleryüz göstermediğini, çocukluk ve gençlik yıllarının da hep sürekli yoksunluklar ve ihtiyaçlar içinde geçtiğini, fakat hayatın yalnız kendisine değil pek çok kimseye de gülmediğini görerek her gün biraz daha artan derin üzüntülere kendini kaptırdığını anlatmaktadır.

15. Piskopos Makdonald :

Piskopos Makdonald; Finlandiya’da yaşayan ve koyu aristokrat olan İsveçli bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Yayınladığı kitap, Fin din adamlarının çalışmaları ve Fin ulusunun ruhsal gelişmesi üzerinde büyük bir devrim yapmıştır. Soylu bir aileden gelen ve Graf ünvanını taşıyan Makdonaldlar; Finlandiya’da koyu dindar ve gerçek din adamları olmakla ün yapmışlardı. Yıllar boyunca Makdonald soyundan gelen kişiler arasından birisinin mutlaka din adamı olması bir gelenek halini almıştı. Makdonald’lardan gelme her din adamı; Şötlandiya’da kiliseye hep canla başla hizmet etmişlerdir. Bu aydın rahipler, ülkede Katolik kilisesinden olan din adamlarının halkta gördükleri hoşgörüyü eleştirirler, halkı aydınlatma görevlerini ihmal eden bu kişilerle uğraşırlar; onları, ulusun asalakları ve kilisenin tembel uşakları ve din sömürücüleri olmakla suçlarlardı. Reform yanlısı aydın kişilerle ve bilginlerle yakınlık kurarlar, kilise öğretilerinin hurafelerden ayıklanıp temizlenmesini; kilisenin, gerçek hayat koşullarıyla ilgili olmayan tutucu öğretilerinin düzeltilmesini ve sağlam temeller üzerine nasıl oturtulacağı gibi konular üzerinde tartışmalar sürdürürlerdi.

16. Sonsuz Uğraşı (Papaz Makdonald Efsanesi) :

L. Makdonald, kitabını, aşağıdaki güzel efsane ile bitirmektedir. İki ruh karşılaşmış. Bunların biri kötü ruh; yani ölümün, kötülüğün, zorbalığın ve yalancılığın ruhu imiş. Öteki ise; gerçeğin, gerçekliğin, iyinin ve iyiliğin, sevincin ve yaşamın ruhu. Kara ruh derin derin nefesler alarak yeryüzünün bütün havasını kendi içine çekmek ve sonra bu havayı üfleyerek yeryüzünün bütün ateşlerini ve ışıklarını söndürmek ve aydın ruhu da yere sermek istemiş. Kendini zorlamış, bu zorlama nedeniyle yüzü kıpkırmızı olmuş, bir tulum gibi şişmiş ve yere yığılıp nefes alamaz olmuş. Bütün gücünü böylece kaybetmiş. Sadece ince bir fısıltı halinde: ”Hakkın varmış! Ama, bizim seninle savaşımız bitmemiştir. Bitmez de! Seninle ben; bir gün, elbette gene karşılaşacağız!” diyebilmiş ve susmuş! Bundan sonra, aydın ru-hun ateşleri, meşaleleri yanmaya, parıldamaya ve etrafı aydınlatmaya devam ederken, gökyüzü, gitgide aydınlanarak pembeleşmiş. Bir ateş koru gibi, kıpkırmızı bir hale gelmiş. Daha sonra da bu kırmızılık, yavaş yavaş değişerek parlak bir altın rengini andırmış. Tertemiz ve bulutsuz göklerde güneş yükselmeye başlamış.

17. Efsanenin Anlamı :

Luka Makdonald, bu efsanenin taşıdığı anlamı şöyle açıklamaktadır:

“Ne yazık ki, insan hayatı ve bu hayatın düzeni, çok kere insanların ne olduklarını iyice belirleyemedikleri kapkara ve yıkıcı çeşitli güçlerle savaşmak zorunda kalmaları gibi nedenler yüzünden, hemen daima hem güçleşmekte ve hem de çok karmaşık bir problem haline gelmektedir. Büyük işler peşinde koşan insanlar, sempati ile karşılanmaktadırlar”.

Makdonald’a göre, bugün bile, iyi ve büyük, genel ve ulusal her işte, politikada, basında ve kamusal işlerde çoklukla vicdan korkusu, utanma duygusu olmayanlar, yeteneksiz demagoglar, şöhret düşkünleri, açgözlüler ve her alanda deneyimsiz kimseler hep öne geçmekte ve her şeye burunlarını sokmaktadırlar. Politikayı, hayata ve topluma çekidüzen vericiliği ve liderliği; bir ayrıcalık sağlamak, bir basamak yapmak isteyenler ve hatta; kirli, namus ve ahlaka zıt yollarla zenginliklere veya kişisel yükselmelere erişmek için etkili birer araç gibi kullanan yalancı kahramanlara çok rastlanmaktadır.

SONUÇ :

1. KİTABIN ANAFİKRİ :

Bir toplum içinde varolan ve kahraman olarak belirip sivrilen kişilerin hangi koşullar altında bir ulusun ilerlemesine, gelişmesine ve bir kahraman ulus olmasına nasıl yardım ettikleri ve neler yaptıkları.

2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Kitap; politika, sosyal ve ekonomik koşullar dikkate alınarak yazılmıştır.

3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitap bir milletin uyanışını anlatmaktadır. Lider, yönetici ve eğitimciler tarafından okunabilir







KİTABIN ADI Aklını En İyi Şekilde Kullan
KİTABIN YAZARI Tony BUZAN

ÇEVİREN
YAYINEVİ VE ADRESİ Arion Yayınevi-Sıra Selviler Cad.Taner Palas Apt.No:25 Taksim/İSTANBUL

BASIM TARİHİ ARALIK 1995
KİTABIN YAYIM MAKSADI Beynimizin kullanım kapasitesini artırmak.



KİTABIN BÖLÜM BÖLÜM ÖZETİ :

1. BEYNİMİZ :

Beynimizin gerçek potansiyeli nedir ve fiziksel doğası nedir? Bu bölümde beyinle ilgili ilk düşüncelerin tarihi kısaca tanıtılmakta, daha sonra da beynimizle ilgili en son ve en önemli buluşlar antatılmaktadır: Beynimizin sağ ve sol yanları; her beyin hücresinin fiziksel yapısı ve hücreler aralarındaki bağlantı şekilleri; üst ve alt beynimiz arasındaki ilişki; beynimizde devamlı yeralan elektro kimyasal etkileşimlerin sayısı. Bu bölümün son kısmında yaşa bağlı olarak zihinsel yetenek sorusu ele alınmakta yaşlıların zihinsel faaliyetlerini maximum seviyede yürütebildikleri belirtilmektedir.

2. BELLEĞİNİZ SANDIĞINIZDAN DAHA İYİ OLABİLİR :

Ne kadar sıklıkta “Dilimin ucunda” veya “Kafam elek gibi” deriz? Bu bölümde belleğimizin düşündüğümüzden daha iyi olduğunu gösterecek kanıtlar verilmektedir.Kendi kendimize kontrol belleğin azami ölçüde kullanımını sğlayacak şekilde zamanımızı organize etmek, unutmayı asgari ölçüde tutmayı sağlayacak tekrarlama teknikleri, listeleri anımsamak, özel bölümlerde ele alınmıştır. En büyük bellek sorunlarını çözümlemek için özetler verilmiştir: isimleri ve yüzleri anımsamak, nesnelerin arasında bağlantı kurmak.

Son bölümde anımsamaya kendimizi nasıl “kuracağımız” anlatılmaktadır.

3. DİNLEMEK :

Dinlemek, hakkında çok az şey işittiğimiz bir konu – bir çok insana sorunlar yaratan bir konu. Bu sorunların bir çoğunun çözümleri vardır. Bu bölümde çözümler özetlenmektedir. Özel bir bölüm “Anahtar” dinlemenin kullanımını açıklamakta, sonraki bölüm dinlemenin diğer duyularla ilişkisinden söz etmektedir. Bellekte olduğu gibi dinlenmeye “kurmak” açıklanmaktadır.

4. GÖZLERİNİZİN KULLANIMI VE BAKIMI :

Büyük bir ressamın görüşünü niteliğini veya şampiyon tenis oyuncusunun hayret verici el göz uyumunu düşündüğümüz zaman, gözlerimizin muazzam, doğal kapasitesini görmeye başlıyoruz demektir. Burada, gözlerin potansiyelini ve nereyi görürüz, nasıl görürüz, başka insanların gördüğü şekilde mi görüyoruz, gibi enterasan sorular inceleniyor. Hareket eden şeylere baktıkları zaman, duran şeylere baktıkları zaman, gözlerinizin nasıl çalıştığını keşfetmenize yarayacak oyunlar ve alıştırmalar anlatılmaktadır. İrdeleyici gözlerimizi nasıl geliştireceğimiz, görsel yeteneğimizi nasıl geliştireceğimiz ve daha net görebilmek için hayal gücümüzü nasıl kullanabileceğimize ilişkin öneriler geterilmektedir. Bölümün son kısmında göz bakımı ile ilgili araştırmalar yer almaktadır.

5. HIZLI OKUMAK VE ETKİLİ OKUMAK :

Hızlı okumanın tarihi neden bu kadar tartışmalı ve belirli hızlı okuma okullarının başarısızlıklarının nedenleri nelerdir? Bu bölüm bu soruları yanıtlıyor. Ondan sonra, okurken gözlerimizin nasıl çalıştığını ve hareket ettiğini açıklamakta ve resimlemektedir. Gözlerimizin okurken nasıl çalıştığını anlayabilmemiz için özel alıştırmalar vardır. Klavuz kullanarak yüksek hızla okumada yeni teknikler açıklanmaktadır. Referans, teknik ve çalışarak okumayı ele almak için komple bir yöntemi ana hatlarıyla açıklayan özel bir kısım vardır. En sonunda, okuma hızını ve etkinliğini “artırmak” için ek ipuçları verilmektedir.

6. NOT TUTMAK VE HIZLI YAZMAK :

Etkili, az ve öz not tutmak, normal okul sisteminden geçen herkes için sorun olmuştur. Bu bölüm geleneksel not tutma yöntemlerini özetlemekte ve yeni anahtar-sözcük not tutma tekniklerinin etkinliğine dair son kanıtları sunmaktadır. Buna ek olarak, daha yaratıcı ve akıcı not tutma, hızlı yazmada kısaltma teknikleri ve fiziksel sorunların çözümü ile ilgili öneriler getirilmektedir.

7. YARATICILIK :

Çoğu insan hiçbir zaman mümkün olabileceğini düşünemedikleri kadar yaratıcı yeteneğe sahiptirler. Bu bölüm, beyin ve bellek üzerine olan 1 nci ve 2 nci bölümlere atıfta bulunarak,yaratıcılığı, test etmekte geleneksel yöntemlerin yetersiz kaldığına işaret etmektedir. Yaratıcı düşünce için yeni açıklamar yapılmakta, ve zihin – haritası bölümünde yaratıcı düşünce üzerine yeni bir yaklaşıma değinilmektedir.

8. SAYISALLIK :

Bir çok insanın sayılardan korkmasına rağmen, beyin hakkında son bilgiler herkesin muazzam matematiksel yeteneği olduğunu göstermektedir. Bu araştırmanın bir kısmı beynimizin işi matematiksel yan ile matematiksel olmayan yan arasında bölüştürdüğünü göstermektedir. Bu bölümün çoğu toplama, çıkarma, ve bölmeyi ele almanın, özel ve kolay yolları ile ilgilidir.

9. MANTIK VE İRDELEME :

İletişimin giderek önem kazandığı ve gün be gün politik önderlerimizin, televizyon ve radyomuzun, gazete ve dergilerimizin, idari ve bilimsel danışmanlarımızın “sözlerinin ardındaki” gerçeğe ulaşmamız gereken bir dünyada, hepimizin mantıksal irdeleme kapasitemizi geliştirmesi gerekmektedir.Propoganda ve ikna etme teknikleri ustalaştıkça, sapı samandan ayıracak zihinsel donanım da ustalaşmıştır. Bu bölümün kalan kısmı, iletişimin yoldan çıkabileceği on ana alana ayrılmıştır. İletişimin neden “doğru” olmadığının örnekleri ve açıklamaları ve “bununla nasıl başedileceğine” ilişkin bir kısım vardır.

SONUÇ :

A. KİTABIN ANA FİKRİ :

İnsan beyninin muazzam olan potansiyeli henüz tam manasıyla çözülememiştir. Beyin kapasitemizin ancak çok azını kullanabiliyoruz. Kitap bize değişik yöntemlerle beynimizin kullanım kapasitesini artırmak için tavsiyelerde bulunmakta, yol göstermektedir.

B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Bilgi çağının yegane dinamiği, henüz tam manasıyla keşfedilmeyen beyin kapasitemizin kullanım oranının yükseltilmesi olacaktır. Kitap bize kendi potansiyelemizi keşfetmeyi, üretmeyi ve yeni hedefler seçmemiz gerektiği düşüncesini vermektedir.

C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitap okuyucuya teknik olarak düşünmeyi öğretmektedir. Sistematik olarak bahsedilmiş her bir konu üzerinde, değişik kaynaklardan inceleme yapılır, okuyucular pratik olarak uygulamayı alışkanlık haline getirirlerse (hızlı okuma, hızlı yazma vs.) amaca ulaşılmış olunacaktır.Arz ederim.






KİTABIN ADI Alarm
KİTABIN YAZARI Heinz G.KONSALIK
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayinevi Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ağustos 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI Bu Kitap; Tüm Zayıf Yönleriyle Yalnızca İnsan Olmak Ve Yaşamın Bu Temele Dayandığını Benimsetme Maksadı İncelemektedir.

KİTABIN ÖZETİ :

Jack Nickolson andındaki bir subayın emir komuta ettiği, Amerikan donanmasının en önemli unsurlarından olan Poseiden (deniz tanrısı Yunanca ) Gemisi (Denizaltı), Norfolk donanma üstünden 300 mürettebatıyla askeri bir törenle hareket eder. Yegane görevi dünya barışını sağlamak olan, bu koyu gri çelik yığını görünümdeki gemi, ilk olarak kuzey kutbuna doğru deniz altından yol alır. Uzun deniz yolculuğu esnasında mürettebatın yemek, içecek sorunları büyük bir lüksle çözülmüş ve onların sıkıl-mayacağı şekilde eğlence imkanları da sunulmuştur. Bu uzun yolculukta gemi mürettebatının karşılaşacağı tüm sağlık sorunlarını halletmek üzere Dr.Blandy andında bir doktor da hazır bulunuyordu.

Geminin komutanı Jack Nickolson ile sık sık fikir çatışması içine giren Dr. Blandy, mürettebatın belli bir süre sonra bu tekdüze yaşamdan sıkılacaklarını ve bir takım temel ihtiyaçlarının etkisiyle psikolojik sıkıntılarla karşılaşabileceklerini söyledi. Yanında cinsel ihtiyacı önemsiz hale getirecek romantik ilaç olduğunu belirterek, ancak belli bir zaman sonra bunların da etkisiz olacağını söyleyen doktor, komutan Nickolson ile, geminin rotasını tartışmaya başladı. Dr.Blandy’nin istediği daha fazla liman görmek (tabii ki; kadın, güzel hava ve güneş ), komutan ise bunun aldığı emre aykırı olduğunu savunuyordu.

Bir gün gemi, İzlanda açıklarına şiddetli fırtınaya rağmen deniz yüzeyinde hareket ederken uzakta bir sal görüldü. Yaptığın isin ehemmiyetini ve gizliliğini öne sürerek dalma emri veren komutana, Dr.Blandy’i buna karşı çıkarak o insanları, kurtarmasını gerektiğini belirtmiştir. Beli bir zaman sonra sala hareket ettiler.

Deniz yüzeyindeki sala yaklaşınca gözlerine inanamazlar. Salda boylu boyunca uzanan beş güz el kız yatmaktadır. Soğuktan donmak üzere olan bu kızlar, gemide yeni bir tartışma konusu oldur, Jack Nickolson ve Dr. Blandy baygın halde yatan kızları gemiye alıp, onları tekrar hayata döndürmesinin insanlık ve mesleki görevi olduğunu söyler. Fakat Jack bunun, gemisinin kurallarına haykırı olduğunu bundan dolayı yollarına devam etmeleri gerektiğini belirtir. Bu iki adamın tartışması, mürettebatın kızları gemiye almaya başlamasıyla son bulur. Gemi personeli komutan Nickolson’ın emrini çiğnemiştir. belki de buda en etkili olan, oradaki yatanların“ Kadın” olmasıydır.

Gemide tam bir alarm durumu hakimdir. Uzun bir zaman sonra ilk kez kadın görmüşlerdir, hemde beş güzeller güzeli...

Bostonlu kızlar Norveçten Grönland’a giderek eskimoları tanıyıp incelemek istemişlerdir. Botları buzlara çarpınca az daha canlarından olacaklardır. Bu beş güzelle konuşurken moruk ( komutan Nicklson ) bile çok heyecanlanmaktadır.

Buraya kadar hoş olan gelişmeler, kızların Amerika’nın sayılı iş adamlarının kızları olduğunun ortaya çıkmasıyla, bir anda tedirginlik yaratır. Çünkü geminin gizliliği tehlikededir.

Norfolk’ta Amerikan üstünde ki Amiral Adam kızların hemen gemiden uzaklaştırılmasını ister. Komutan Nickolson’ın kızları herhangi kara parcasına bırakması artık imkansızlaşmıştır. Çünkü geminin radara yakalanma olasılığı mevcuttur.

Gemide beş güzel kadının olması ve onların devamlı kapalı yerde tutulmaları, kadına susamış üç yüz kişi arasına huzursuzluk getirmiştir. Mürettebattan Jimmy Porter adında birsi de subayların kadınlarla beraber olduklarını söyleyerek, personelleri kışkırtmaktadır.

Bu arada Amiral Nickolson da Monika Herrmann adında ki Alman asıllı kıza tutulmuştur.

Bir gece komutan Nickolson panik halinde Dr.Blandy’e gelerek, kızların odasından kaçtıklarını söyler. Komutan Nickolson odaları tek tek dolaşarak kızları aramaya başlar. Aslında onun endişesi, Monika’nın başka bir erkeğin kollarında olmasadır.

Diğer kızlar erkeklerle sevişirken, Monika ise kitap okumaktadır. Bu durum Jack’i rahatlatmıştır.

Denizaltında ki kadınlar iyice sorun olamaya başlar. Hatta son gelişen olay bunu onaylamaktadır. “gemide cinayet…”

Gemi personelinden Belluci bir cinayete kurban gitmiştir, üstelik cenazesi de ortadan kaybolmuştur.

Amerikan Donanmasının en güçlü ve en seçkin askerleri, artık kadın için birbirlerini öldürebilecek kadar sıradanlaşmışlardır.

Denizaltı komutanı Jack Nickolson, bu cinayet olayını çözmek zorunda olduğunun bilincindedir ve çözüm için subaylardan oluşan mahkeme kurulur, personeli sorgulamaya başlar.

Bu cinayeti, bir çok kişi bilmektedir ama hepsi de bilmezlikten gelir. Sorgulamanın ilk safhalarında dikkatler subaylarda yoğunlaşmıştır. Çünkü kadınlarla ilgilenenler onlar dır.

Komutan Nickolson çaresiz kalmıştır; onun için sadece bir kişi vardır, sorgulayabileceği. O anda geminin sınır merkezindeki nöbetçi astsubay Duffy. Oldukça duygusal olan Duffy, heyecanlanarak ve titreyerek bildiği şeylerin bir kısmını anlattır, daha fazla anlatmasına Dr.Blandy izin vermez, çünkü Herbert Duffy fenalaşmıştır.

Komutan Nickolson, sorgulanmayı olayın kahramanı on personelin, en çetin cevizi olan Jimmy Porter’dan başla.

Komutan Nickolson araştırmalarını bir dedektif gibi yürütmeye başlar. Olayın kahramanlarıyla tekrar konuşur ama, onların yaptığı şekilde; iki zar, hile, barbut oyunu ve kadınlarla ilgilidir.

Nickolson’ı iki büyük sorun düşündürüyordu; 1-Gemide yüklü üstün tahrip gücüne sahip mühimmat. 2-Kadınlar ve bunlardan dolayı gemideki huzur, güven ve arkadaşlığın bozulması.

Komutan Nickolson ve Doktor geçici çareyi, kızları bir odaya kilitlemekte bulur. İlk nöbeti komutan tutmaya başlar. Bu esnada bazı subay ve astsubaylar generali ikna etmeye çalışılırlar, bazen de ciddi tartışmalar yaşanmıştır.

Kızlardan birisi Monika Hermann, arkadaşları ile konuştuklarını ve bir karaya bırakılmak istediklerini belirtir, komutan buna karşı çıkar. Ama Norfolk donanma üssü bu kızların gemiden uzaklaştırıldığını sanmaktadır. Bunu da komutan Nickolson söylemiştir. Monika Hermann ve Nickolson’ın hoş sohbeti bittikten sonra kız odasına çekilir. Az zaman sonra üsteğmen Cornell yeni bir felaket haberi daha getirir; Astsubay Duffy Boğularak öldürülmüştür.

Annesine düşkünlüğü ve duygusallığı ile geminin sevilen personellerinden Herbert Duff, Belluci’nin cinayetinde ki bildiklerinden dolayı boğularak öldürülmüştür.

Nickolson subaylardan ikisini (Carnell ve Curtis) sorgulamaya başlamıştır. Katil bunlardan birisi olmalıdrı diye düşür çelişkili ifadelerinden dolayı.

Her şeye rağmen görev devam etmedir. Komutan Nickolson için. Geminin yavaş yavaş su yüzeyine çıkarılması söyler, Nickolson ve müretebat daha sonra güvertede yapılan törenle cenazeyi suya gömerler.

Kızlar uzun zamandan beri ilk kez gün ışığı görmüş ve serbesttirler. Komutan Nickolson kızların, cenazeyi bıraktıkları su yüzüne iyi bakmalarına ve suçluluk duymalarının gerektiğini belirtir ve olara 5 dk. Süre tanıyan Nickolson hareket ve dalış emri verdi.

Kızlar ısrarla dışarıyı seyretmek isterler ve bundan dolayı güvertede fazla kalırlar, ama bu davranış olara pahalıya patlar. Çünkü soğuktan donmak üzeredirler. Dr.Blandy kızları hemen revire taşıtır ve ilk müdahaleyi yapar. Bir süre sonra kendine gelen kızlar daha uslu dururlar.

Komutan Nickolson bir süre düşündükten sonra, kızları karaya bırakmalarının geminin huzurunu düzenleyeceğini ve askeri hedeflerine daha güvenle ulaşacakları kararına varır. Bu arada Monika Hermann ile yaşadığı aşk da onu çok etkilemiştir ama buna rağmen bunu yapmalıdır.

Su yüzüne doğru yol alan denizaltı kızları karaya bırakmak üzere 15 gönüllü tayfa ve Dr.Blandy hazır bulunurlar. Deniz yüzeyine gelindiğinde kızlar ve seçilenler karaya doğru yol almaya başlamışlardır, ancak bir aksilikle karşılaşacaklarını bilmeyerek.

Norfolk Donanma üssünün komutanı amiral Adam, geminin tehlikeli bölgede olduğu ve her an Sovyet denizaltlarıyla karşılaşabileceğini belirterek, derhal alarm verip, uzaklaşmaları gerektiğini bildirir. Bunun üzerine derhal dalan denizaltıyı Doktor, kızlar ve gönüllü tayfalar şaşkın gözlerle izlerler. Onlar su üstünde, gemi ise altındadır artık.

Denizaltının aniden dalmasından sonra saldakiler şaşkın ve huzursuz bir şekilde karaya ulaşırlar ve oradaki mağaralara çadırlarını kurarlar. Dr. Blandy ve saldakiler Nickolson’ın kendilerine oyun oynadığını düşünerek küfürler yağdırmaya başlamışlar ve çaresiz beklemektedirler.

Poseiden 1 gemisinde ise panik vardır. Bir yandan etrafdaki üç Rus gemisi ve Norfalk’daki üssün komutanı Amiral Adam’ın emirleri, diğer yanda suya bıraktıkları. Nikolson’ı gerçekten zor ve sıkıntılı anlar beklemektedir.

Bu arada doktor da emeline ulaşmış, kızıl saçlı kız Evelyn’le sevişiyordur. Aslında Monika Hermann hariç bütün kızlar birileriyle sevişmektedir.

Birden mağaraya Cornell gelir ve geminin geri gelmiş olabileceğini söyler ona gördüklerini tarif eder Dr. Blandy sevinerek, Nikolson’ın onları bırakıp gideceğini düşünemediğini söyler, ancak su yüzeyindeki gemiyi dürbünle incelediğinde bunun bir Rus gemisi olduğunu anlamıştır.“ Nikolson’ın denizaltıyı daldırmasının sebebi buymuş demek ki diye söylenir.

Ruslar karaya doğru yol almaya başlayınca, karadakiler yer değiştirmemeleri ve hiç birisinin görünmemesi, gerektiğini düşünürler.

Kızlar buna pek taraftar değildir, çünkü onlar için askeri sırlar vb. şeyler önemesizdir. Bir süre tartıştıktan sonra intikal gerçekleşir. Ruslar hiçbir şeyden şüphelenmemiştir, sadece etrafı keşif için, ışık tutuyorlardır etraflarına. Bu kuvvetli ışıklara görünmemeyi başarmışlardır.

Poseidan 1 gemisi ise cansız bir demir yığını gibi sesiz durmaktadır ve her an kendini imha etmek için bekliyordur; şayet, Ruslar tarafından fark edilirse.

Rus gemileri 370 m. uzaklıktan, 270 m. ye kadar yakınlaşmıştır. Herkes nefesini tutmuş beklemektedir. Tam bir ölü gibi beklemektedirler, tabi ki ölmemek için.

Gergin bekleyiş sürüyordur, hem gemide hem de karadaki mağaralarda. Astsubay Başçavuş Jimmy Porter, baştan beri gemideki kadınlarla beraber olmak için her yolu dener ve de diğer mürettebatı kışkırtmaktadır, komutana karşı. Kızların gemiden uzaklaştırılmasına karşı dır. Bundan dolayı komutan Nikolson’la tartışmıştır, komutan da onun rütbesini söküp, onbaşı olarak kalması emrini verir.

Dr. Paul Blandy ve komutan Nickolson’ın konuşmasına göre; kızları karaya bırakıp, yakınlarda ki Venüs XI NATO gemisine sinyalle bildirilecektir ve böylelikle kızlardan kurtulmuş olacaklardır. Ama yakınlardaki Rus gemisi bütün planları alt üst etmiştir, Venüs XI gemisine bile sinyal verilememiştir. Karada ise, fırtına başlamış ve tüm hızıyla günlerce devam etmiştir. Belki de hayatlarında ilk defa ölümü çok düşünmüşlerdir. Rüzgar altı gün sürmüş ve durmuştur, hava berraktır. Biran mürettebattan birisi köpek havlamasını duyduğunda iddia eder. Bir süre bekledikten sonra tekrar gelir, köpek sesi. Sevinmişlerdir hepsi, uzakta altı köpekli iki kızak, iki adam ve kutup ayıları belirmiştir. Dr. Blandy, erzak sandıklarının tahtalarından kendine kayak malzemesi yapmıştır. Onların seslerini duymayan Eskimolara doğru yol alır, arkadaşı Bill ve iki kişi ile birden yakınlarında bir kutup ayısının yaralı yattığını fark etmişlerdir. Kutup ayısı cansız gibi yatıyordur, Dr. Blandy yanına yaklaştığı esnada, pençesini sallayıp, Dr. Blandy’i göğsünden yaralar. Doktor kan kaybediyordur, Bill ise çaresiz beklemektedir.

Dr. Blandy’e ilk müdahaleyi, sağlık işlerinde anlayan arkadaşları yaparlar. Kızlardan Monika Hermann (Amiral Nickolson’ın sevgilisi) hemen doktorun yanına gelerek, sağlık işlerinden anladığını ve ilk müdahaleyi yapabileceğini söyler. Monika, doktorun yarasına müdahale ederken, diğerlerinin de Eskimoların kızaklarıyla kara parçasında ki haberleşme istasyonuna gidip Venüs XI’e çağrı yapmalarını, aksi halde burada daha fazla dayanamayacaklarını söyler. Fakat Doktorun arkadaşları bunu kabul etmezler. Onlar için en önemelisi Doktorun durumudur.

Sakin, gözlerden uzak kutup denizinde silahlarının gücünü deneyen Ruslar bunlardan habersizdirler. Kıyıdakilerin gürültülü olması, onların yakınlarda birilerinin olabileceğini düşündürmüştür. Eskimoların ve kızakların, Rusların görüş açısına girmesinin, çevrede düşman olduğunu bilmelerini sağlar.

Porseiden I gemisinde ise sesiz bekleyiş sürür. Başçavuş Jimmy Porter gemideki mürettebatı kışkırtarak, komutan Nickolson ’a baş kaldırarak emirlerini hiçe sayar. Başçavuş Porter daha da ileri giderek, geminin silahlı gücünü eline alır ve Nickolson ‘ı tehdit eder. İki saat içinde su yüzeyinde ki Rus gemisini yok edip, kızları ve arkadaşlarını tekrar gemiye almak istemektedir.

Böyle bir şeyin 3. dünya savaşına sebep olabileceğini söyleyen Nickolson sesiz ve çaresiz beklemek zorunda kalır.

Doktorun yarası giderek ağırlaşır. Yapılan iğneler ve müdahalelere rağmen Doktor, Monika ’nın dışarıda olduğu anda iğneyi alıp, kendine bol miktarda morfin enjekte eder . Monika gelince, artık fazla zamanı kalmadığını ve viski içerek ölmek istediğini söyler. Monika reddetmesine rağmen ısrara dayanamaz ve ona viski ikram eder. Doktor hem içer hem de Monika dan söz alır konuştuklarını kimseye söylememesi için. Monika çaresiz kabul eder.

Doktor kendisinin egoist ve domuz gibi birisi olduğunu söyleyerek, Belluci’yi kızıl saçlı kız Evelyn’e ilgi duyuyor diye öldürdüğünü ve görgü tanığı Astsubay Herbert’i de konuşup ele vermesin diye boğduğunu itiraf eder Monika kulaklarına inanmamıştır.

Doktor itiraflarından sonra, son nefesini vererek hayata veda eder. Cenazeyi, ilk olarak denize atmayı planlayan arkadaşları, Ruslar olduğundan dolayı buzdan tabut yaparak buzula gömerler, dualarını sessizce yaparak, kızaklara binip yol almaya başlayacakları esnada Rusların gittiğini fark ederler istedikleri şekilde sesli dua etmeye başlarlar, arkadaşları; onun iki kişinin katili olduğunu bilmeksizin.

Gemide ise, Jimmy Porter’in komutan Nickolson’a verdiği 2 saat süre dolmuştur ve Nickolson, Porter ile pazarlık yaparak 1 saat daha ek süre ister. Amacı bu bir saatte hava temizleme filtrelerinin işleyişini değiştirerek, Porter’in bulunduğu odaya pis hava verip onu bayıltmaktır.

Belli bir süre sonra, Nickolson ve arkadaşları onu istemeden öldürmek durumunda kalmışlardır.

Rusların uzaklaşması, Porter tehlikesinin ortadan kalkması büyük sevinç oluştur. Poseidon 1 gemisinde. Şimdi sıra su yüzeyine çıkıp, arkadaşlarına bakmak ve Venüs XI gemisine sinyal vermektir. Su yüzeyine çıkıp arkadaşlarına bakalar, bulamayınca Venüs XI’e sinyal verirler. Tüm bu aksiliklere rağmen, komutan Nickolson sadece aşkı Monika ve onunla kuracağı yuvayı düşünmektedir, alacağı askeri ceza bile önemsizdir artık.

Yegane görevi kuzey denizinde buzla kaplı olan yerlere dinamitle havuzlar açma olan, Poseidon 1 Denizaltı görevini yapar ve Norfolk donanma üssüne geri döner. Dönüş yolculuğunda bir hayli sıkıntılı olan komutan Nickolson, denizaltı üsse yaklaştıkça daha da sıkılır. Yiyeceği cezayı ve Monika Hermann’ı düşünmektedir.

Amiral Adam, Porseiden I Gemisini törenle karşılar ve gemi komutanı Nickolson’a teşekkür eder. Komutan Nickolson hale sıkıntılıdır. Amiral Adam ile göz, göze gelmekten çekiniyordur. Amiral Adam Nickolson‘ı odasına davet eder. Odada karşılıklı konuşmaya başlarlar. Nickolson, her şeyin sorumluluğunu taşıdığını ve cezasını çekmeye hazır olduğunu belirtrir. Amiral Adam bu konuşmayı takdir eder, ama onu tutuklamak zorunda olduğunu söyler ve yandaki odaya gitmesini söyler.

Büyük endişe ile yan odaya giden Nickolson’ a hoş bir sürpriz yapılmıştır. Monika odada onu beklemektedir. İki sevgili birbirlerine sarılarak gelecekle ilgili plan yaparlar.

Amiral Adam, Nickolson’ın Askeri mahkemeye verememiştir.Nedeni Nickolson’ın; gemisi ve görevinin gizliliğinden dolayı, yargılanmasının güçlü Amerikan Donanmasını yıpratabileceğidir.

Bu arada, kızların aileleri de ikna edilmiştir. Bu deniz yolculuğunun ve yaşananların gizli kalması için. Amiral Adam her şeye rağmen, Nickolson’ın iyi bir insan ve iyi bir komutan olduğu söyler.







KİTABIN ADI Ali Çavuş
KİTABIN YAZARI Birinci Kolordu Erkan-I Harbiye Reisi Vekili Erkan-I Harbiye Binbaşısı İsmail Hakkı / Çeviren : Betül ÖZSOY
YAYINEVİ VE ADRESİ Genel Kurmay Basımevi ANKARA
BASIM TARİHİ 1994

KİTABIN ÖZETİ :

Askerliğin ruhu itaat ve cesarettir. Bu iki kavram olmadan hiçbir zafer kazanılamaz. Okuduğumuz bu parça Osmanlı döneminde itaat ve cesaretle kazanılan zaferler ve başarılı bir Osmanlı olan Ali Çavuşun muharebelerdeki askerlik hayatı anlatılmaktadır.

Ali Çavuş, Manastırın “Lara” köyünden uzun boylu, aksakallı, geniş omuzlu aslan gibi bir Osmanlı’dır. Köyünde pazara giderken yol boyudaki gördükçe imrenir ve şöyle söylerdi; “Biz askerken hiç böyle eğitim yapmıyorduk, hele atışlar bize atış için en fazla beş kurşun veriyorlardı, bunlar ise yüz kurşun harcıyor. Allah bilir bunlar bu eğitimle bütün dünyayı yener hiçbir kurşunu boşa atmazlar” derdi.

Ali Çavuş askerlikten sonra katıldığı muharebeleri şöyle anlatır; “Otuz , otuz beş yaşlarındaydım. Bir gün tarlada çalıştıktan sonra eve geldiğimde bize köy muhtarı silah altına çağrıldığımızı söyledi. Tarih doksan üç senesinin Haziran ayıydı, hemen aklıma askerliğimdeki yüzbaşımın sözleri geldi. Bize şöyle derdi, “Çocuklar yurdunuz tehlikeye düştüğünde silah altına çağrıldığınız zaman hiç vakit geçirmeyin. Çünkü geç giderseniz düşmanın pis ayakları güzel vatanımızı pisletir.” Birliğe giderken daha önce tecrübe edilmiş iki tane kalın kazak, giyilerek denenen iki çift potin ve iki çift yün çorabı alın” demişti. Olur ya devlet potin verir ayağınızı sıkar, kazağınız olmaz soğuktan donarsınız...” bende bu sözleri anımsadıktan sonra çantamı hazırladım, ailemle vedalaşmak için döndüğümde karım ağlıyordu ve bana hiç olmazsa bugünde kal diyordu; ama ben vatanın azizliğini biliyordum eyvallah deyip koyuldum yola. İlk önce birliğe giden ben olmuştum. Binbaşı kalkıp beni alnımdan öptü ve daha önce askerliğimi yapmış olduğumdan beni onbaşı yaptı.

Günlerce kara ve deniz yolculuğu geçiriyorduk bize silah verip doldurup boşaltmayı öğrettiler. Çok yorulmuştuk ama pişman değildik. Bu yüzden düşmanı ezmek için acele gitmek istiyorduk. Öğrendiğimizde Moskoflar balkanları aşmış, kazaklar bizimkilerden on beş esir etmiş ve Çerkez süvarileri de bizim karakolu önünde görülmüşler. Bizim komutanımız 19 yaşlarında mektepten henüz çıkmış bir yüzbaşı idi. Bana da birinci bölüğün ikinci mangasını vermişlerdi. Akşam yoklamasında bize Moskoflara hücum edeceğimiz söylendi. Ben Dursun çavuştan aldığım yağla potinleri yağladım. Ertesi gün yola çıktığımızda bazı arkadaşlarımız yürüyemiyorlardı herhalde potinleri sıkıyordu bazıları da akşam abur cubur yediğinden yürüyemiyordu. Biz ilerledik gittik yoklama yapıldığında üç arkadaşımız yok idi. Sonra ikisi geldi bir askerimiz yoktu. Sorduğumuzda önce bayılıp düştüğünü ayılttıktan sonra da gelirken 29-30 kazak askerinin saldırısıyla kaçamayıp öldüğünü söylediler. Bizim manga önde düşmana saldırıp mahvedip dağıtmak için yürüyorduk. Düşmanı bir tepenin üzerinde gördük ama biz komutanımızın emri ile devamlı ileri gidiyorduk, tam o sırtın ardına kadar gittik önümüzde kaçan düşman askerleri 1000 metre uzaklaşınca bizde kurşunumuzu boşa harcamamak için ateşi kestik. Devamlı ilerliyor düşmanı takip ediyorduk. 1500 metre ileride düşman askerlerini gördük ama aldırmadık. Hep beraber ilerledikçe içimizi heyecan sarıyor bir an önce düşmanı bastırıp kafalarını ezmek istiyorduk.

Muharebelerde en önemli şeylerden birisi de elindeki mermiyi iyi ve idareli kullanmaktı. Bir gün düşmanla çarpışırken bizimkilerden bazılarının mermileri bitmişti. Biz onbaşılar elimizde bulunan mermileri her askere beş mermi düşecek şekilde dağıttık. Gece gündüz düşmanı ezmek için yürüyorduk. Komutanımız bize her gece ateş etmememizi hatta öksürmememizi söylüyordu. Düşman askerleriyle çatışmaya girmiştik ki gözümün önünde bir asker düşüp yuvarlandı, ben öldü diye yanına gittiğimde ölmemişti. Komutanım bana yanındaki askeri nasıl öldü sandın mermi vızıltısı bana kadar geliyordu vızıldayan mermi sesi geldiğinde demek ki asker ölmemiştir derdi. Yine bir gün düşmanla çatışırken bir mermi omzumdan işlemişti, ben şehit olacağım diye seviniyordum ama yüksek makama ulaşamamıştım. Günler geçtikçe yaram iyileşti. Biz bölük bölük ayrılmıştık; bizim bölükten 95 kişiden sadece 42 kişi kalmıştık. Cephanemizde bitmek üzereydi ki bir anda bizim Dursun çavuş ileri atıldı. Süngüsünü takıp düşmana saldırdı. Biz de o heyecanla Dursun çavuşu takip edip düşman sürüsünü hasır gibi yerlere sermiştik. Tabur komutanı o akşam Dursun çavuşu çağırıp alnından öpmüştü. Bu heyecanı hepimiz duyuyorduk, bunun için ertesi günkü çarpışmada hepimiz ileri atılmak için birbirimizle yarışıyorduk. Düşmanı tam sıkıştırmıştık ki bize geri çekil emri geldi. Bu durum bizim hoşumuza gitmedi ama komutana itaat etmek bizim için en büyük görevdi. Komutanımızın bizi niye geri çektiğini sonradan öğrenmiştik, çünkü geri çekilmeseydik 1500 kadar düşman askerinin tuzağına düşecektik ( komutan yanılmaz ). Balkanlarda bu durum böyleyken düşman askerlerinin Anadolu’ya girdiğini öğrenmiştik . Düşman Kars’a girip Kars kalesine kadar ilerlemiş. Biz de bu durum karşısında Anadolu’daki kardeşlerimize yardım etmek için Anadolu ya gelmiştik. Kısa sürede düşmanı kovup mahvetmiştik. Kazandığımız zaferlerin tek sırrı komutanımıza itaatimiz ve cesaretimizdi. Erzurum dan Kars’a kadar düşman kaçıyor girecek delik arıyordu . Bizi savaşla yenemeyeceğini anlayan düşman bizi içten yıkmak için bir plan hazırlamış, şeriat elden gidiyor deyip halkı kandırıyor ve cahil köylülere de rüşvet vererek durumu genişletiyordu. Bu durum içimizde dilden dile dolaşıyor her gelen haberi komutanımıza bildiriyorduk. Komutanımızda “Düşmanın bizi içten yıkmak için yaptığı düşman hileleridir” diyordu. Bunlara kanmayın zaten kananlarda cezasını çekiyordu. Başkomutan tarafından verilen emirle kurşunlanarak vatana ihanet suçundan kurşunlatılmış ve hepsi ölmüştü. Düşmanın bu planı da boşa çıkmıştı.

Bizim hiç sarsılmayan itaat ve cesaretimiz bizi zaferden zafere taşıyordu ve bizim gibi Osmanlıya da bu yakışırdı”. Deyip sözünü bitirirken benim çavuş olmamda bu zaferlerden dolayı diyordu.
__________________
KaÇ YaGmuR ßekLedim SeNi...

[Linkleri sadece üyelerimiz görebilir. Üye olmak için tıklayın...]


ßen SeNi YaGmuR Da Sevdim..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 07-15-2007, 05:17
Özel Uye
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Samsun
Yaş: 18
Mesajlar: 18
Tecrübe Puanı: 0
mjsamet is on a distinguished road
Standart

paylaşım güzel çakallık yapanlar olucak

ama mesela metin belgesine atıp link verebilirdin böyle çok yer kaplamış

Konu mjsamet tarafından (07-15-2007 Saat 05:20 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 07-15-2007, 05:22
BüŞr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
C0 - aDmiNiyE
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 2.328
Tecrübe Puanı: 133004
BüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond reputeBüŞr@ has a reputation beyond repute
Standart

KİTABIN ADI Babalar Üstüne 365 Söz
KİTABIN YAZARI Dablıa PORTER / Gabrıel CERVANTES (Şen Süer KAYA)

YAYINEVİ VE ADRESİ Anahtar Kitaplar Yayın Evi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Vazgeçilmez Varlıklar Olan Babalarımızın Önem ve Değerini Anlatmak Maksadıyla Bu Eser Yayımlanmıştır.

KİTABIN ÖZETİ :

Babanızı ne kadar sevdiğinizi anlatan incelikli ve yürek ısıtan bir güldeste. Babaların bilgeliği ve metaneti üzerine yazılan anıları, düşünceleri paylaşmanız için yazılmış bir kitap.

Aşağıda kitapta bazı kişilerin söylediği sözler alınmıştır.

Babam :
Bu bölümde tanınmış kişilerin babalarının üzerine söyledikleri sözler yer almaktadır. Çocukluk ve gençlik yılları, gözlerinde, hayallerinde gördükleri baba resimleri... Birkaç örnek vermek gerekirse;

Uzun yılların ardında kalan, okuldaki ilk günümü ne zaman hatırlamaya çalışsam tek bir anı ışıldıyor: Babam elimi tutmuştu.

Marcelene COX

Babam bilgeliği satın almak için gençliğimizi vermemiz gerektiğini söylerdi eskiden. Değiş tokuşta ne kadar kötü aldatıldığımızı ise hiç söylemedi.

Morris WEST

Babalar ve Kızlar:
Bu bölümde kızların babaları üzerine söylediği sözler, babalarının kendileri üzerinde bıraktıkları etki, kızlarının babaları üzerine etkilerinden bahsedilmektedir.

Tek bir sözüme milyonlar itaat etti... ama üç kızımın... kahvaltıya zamanında inmesini sağlayamadım .

Viscount Archibald WAWELL

Bir baba bebeğini hep küçük kadın haline getirir. Bir kez kadın oldu mu da geriye döndürmeye çalışır.

Enid BAGNOLD

Babalar ve Oğullar:
Baba ve oğul ! Oğul her zaman için potansiyel bir baba adayıdır. Oğulların çocukluk ve gençlik yılları anıları, beklentileri, düşünceleri ve oğulun baba olduğu zaman babasını daha iyi anlaması...

Başkan olabilir, ama hala eve gelip çoraplarımı aşırıyor.

Joseph P. KENNEDY

Bir erkek yaşlandığını babasına benzemeye başlayınca anlar.

Gabriel Garcia MARQUEZ

Oğlunun kendine ve emirlerine saygı duymasını sağlayanlar, ancak oğluna büyük bir saygı duyanlardır.

John LOCKE

Biz babalar ve oğulları, babalar ve oğullar yapan et ve kan değil, duygularıdır.

Friedrich Von SCHİLLER

4. Çocuklar:

Bu bölümde babalar için çocukların ne demek olduğuna değinilmektedir. Çocuğun baba için ne anlam ifade ettiği ve sonuç olarak da çocuğun ebeveyn gözünde hiçbir zaman değişmediği hep çocuk kaldığı belirtilmiş.

Anne ve babamıza duyduğumuz minnet borcu ileriye doğru gider, geriye değil. Ana – babamıza, kendi çocuklarımızın sunduğu faturayı borçluyuz.

Nancy FRİDAY

Bir çocuk evinize girer ve sonraki yirmi yıl boyunca o kadar gürültü yapar ki katlanamazsınız. Çocuk evden gidince de ev o kadar sessizleşir ki, çıldıracağınızı sanırsınız.

John Andrew HOLMES.

5. Etki :

Babaların ve ebeveynlerin çocuklar üzerinde bıraktığı etki.

Çocuklar büyüklerini dinleme konusunda hiçbir zaman iyi olamamıştır. Ama onları taklit etmekten asla şaşmazlar.

James BALDWİN

Çocuklar doğal taklitçilerdir. Güzel davranmayı öğretmek için bütün çabalara karşın anne ya da babaları gibi davranırlar.

ANONİM

Bize bakarak, bizi dinleyerek, işiterek görüşlerimize saygı duyarak, değerimizi bilerek, bize onur duygusu vererek en etkili öğretmenimiz oldu.

Leo BUSCAGLİA, PAPA, MY FATHER’DAN

6. Sevgi:

Babanın çocuğuna, çocuğun babasına karşı duyduğu sevgi karşılıksız – çıkarsız olduğu ve olması gerektiği...

Bir erkek çocuklarını her halleri tatlı olduğu ve onayladığı için değil, kurmacadan daha güçlü ve anlatılmaz bir bağ olduğu için sever.

Leray BROWNLOW

Erkekler çocuklarını umut vaat eden bitkiler oldukları için değil, kendilerinin olduğu için sever.

Charles MONTAGU

7. Disiplin :

Çocuk yetiştirilmesinde önemli olan konulardan birisi de disiplindir. Disiplin; ne için, ne kadar... Bu konuda ünlülerin söyledikleri;

Çocukların sevgiye ihtiyacı vardır, özellikle hak etmedikleri zaman.

Harold S. HUBERT

Bir çocuğa her zaman sesli bir harfle biten ad koyun, bağırdığınız zaman etkili olur.

Bill COSBY

8. Beklentiler :

Babaların çocuklarından bekledikleri, babaların yapamadıkları fakat çocuğunun yapmasını istediği şeyler, duygular, düşünceler...

Her baba oğlunun küçükken kendisinin yapamadığı şeyleri yapmasını bekler.

Kin HUBBARD

9. Bir Baba İhtiyacı:

Baba olmak; çocuğun doğumuna sebep olmak değil yaşadığı sürece çocuğuna babalık yapma konusu bu bölümde işlenmektedir.

Çocuklarınızın armağanlarınızdan çok varlığınıza ihtiyacı var.

Jesse JACKSON

Bir baba narkoz almadan çocuk doğurmak zorunda kalan bir insandır.

Robert C. SAVAGE

Baba olmak zor değildir. Ama babalık etmek zordur.

Wilhelm BUSCH

Herkes bana baba oldum olalı çok daha yumuşaksın diyor.

Burt REYNOLDS

Ana – babalığın bana öğrettiği bir şey varsa, o da masum hataları kötü ana – babaların yapmadığı. Kötü ana-babalar bilerek kötü davranırlar.

John ROSEMOND

Ana – babalar eğitimcilerin çocukları için neyin en iyi olduğunu bildiğine o kadar inanmışlarki, asıl uzmanın kendileri olduğunu unuturlar.

Marian Wrıght EDELMAN

Bir çocuğu kendi bilgilerinizle sınırlamayın, çünkü o başka bir çağda doğdu.









KİTABIN ADI Bağışlayın ve Unutun
KİTABIN YAZARI Lewis B.SMEDEN
ÇEVİREN Gülder TÜMER
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ Türkçe birinci baskı : 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Başkaları tarafından incitilerek yüreğinde büyük yaralar açılmış ve şahsın, bu yarayla ömür boyu yaşayarak acı çekeceğine, acı çektiren insanları bağşlayarak, ruhunu çektiği acılardan kurtarıp özgürlüğe kavuşturması amaçlanmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ :

1. Birinci bölüm :

Bağışlamanın dört aşaması : Yazar bağışlamanın dört aşamasını şu şekilde izah etmektedir. Bağışlayabilmemiz için mutlaka başkaları tarafından incinmiş olmamız gereklidir. Bu bağışlayabilmemizin birinci aşamasıdır. İkinci aşama olarak bizi incitenden nefret etmemiz gereklidir. Üçüncü aşamada ise sihirli bir göz edinme ve bu göz ile karşımızdakinin zayıf yönlerini görebilme yani iyileşmeye başlama meydana gelmelidir. Son aşama biraraya gelinme ve bizi inciteni yaşamamıza davet safhasıdır.

a. Hepimiz inciniriz : Bağışlayarak yaralarımızın sarılabilmesi için çekilen acının kişisel, haksız ve derin olması gerektiğine değinerek; doğa ve sistemleri bağışlayamayacağımızı, insanların bizi hakettiğimizi düşündüklerinden yada iyi niyetli olmalarına karşın ve sorunlarının fazlalığı nedeniyle, hatta kendi yaptıkları hatalarla dahi bizi incitebileceklerine değinmektedir. Bağışlamaya gerek olmayan ve derin olmayan acıları şöyle sıralamaktadır: kızgınlıklar, önemsenmemek, düş kırıklıkları, ikinci gelmek, sadakatsizlik, ihanet ve zalimlik.

b. Hepimiz nefret ederiz : Nefret ve öfkenin karşılaştırmasın yaparak; eğer pasif olarak nefret edersek karşımızdakine iyi şeyler dilemeyeceğimize, agresif bir biçimde nefret edersek ise o şahsın canının yanmasını isteyeceğimize, ancak her iki duygununda zamanla geçeceğine, yakınlarımızdan nefret, tanımadıklarımızdan öfke edeceğimize ve öfkenin daha iyiyi bulmamıza yardım edeceğine değinmektedir.

c. Kendimizi yine kendimiz iyileştiririz : Yazar Bağışlama işleminin şu şekilde yapılmasını istemektedir: sizi inciten kişiyi önce aldığınız yaradan soyutlayın, onun hakkındaki gerçekleri ve zayıflığını görmeye çalışın, bağışlamaya her aşamada devam edin, bağışlayabilmek için yüreğinizi dürüstçe serbest bırakın, karşınızdakine iyilik dileyebiliyor iseniz bağışlamaya başlıyorsunuz demektir.

d. Biraraya geliriz : Yazar bu kısımda; sizi incitenle bir araya gelebilmeniz için kendinizin bağışlamasının yeterli olmayacağını, onunda öncelikle sizi neden incittiği gerçeğini tam almamıyla anlamasının gerektiği, kendi yüzünden acı çekmemizin haksızlık olduğunu bilmesi ve çekilen acıyı hissetmesi gerektiği, ayrıca sizi dinlerken de içten olduğuna sizi ikna etmesi, tekrar incitmeyeceğini ve her zaman uygun bir yakınlıkla yanımızda olacağını hissettirmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

e. Bazı güzellikler : Bağışlamak ne değildir ? : Yazara göre bağışlamak unutmak değildir. Çünkü bağışlayınca unutmaya gerek kalmaz. Bağışlamak geçmişte alınan bir yaranın iyileştirilmesidir. Ayrıca bahaneler bulmak, anlaşmazlıklarla başetmek, insanları kabullenmek ve ona tahammül etmek de bağışlamak değildir.

2. İkinci bölüm :

Bağışlaması zor olan insanları bağışlamak :

a. Görünmez insanları bağışlamak : Yazar burada; ölenleri, ölmüş anne veya babayı bağışlamanın dört aşamasının bir araya gelme kısmı olmayacağından tamamen bağışlamanın zorluğundan söz etmektedir. Tıpkı çocuğunu evlatlık veren görünmez anneyi, sizi işten çıkartan şirketlerin de bağışlanmasının zorluğu gibi. Böyle tür olaylarda bağışlanmanın tam olabilmesi için görünmeyen şahısları ortaya çıkarmak için çaba harcanmasını öngörmektedir.

b. Sizi inciten ve sonrada önemsemeyen insanları bağışlamak zordur : Yazara göre; böyle bir şahısın özür dilemesiyle onu bağışlayabileceğiniz durumlarda özürün gerçekleşmesi için dört aşamanın olmasından söz etmektedir. Bu aşamalardan birincisini algılama aşaması, ikincisini hissetme aşaması, üçüncüsünü itiraf aşaması ve dördüncüsünü de kendi kendine bir daha tekrarlanmayacağına söz vermesi aşaması olarak görmektedir. Yine de özür dilemekten imtina gösteren şahsın bizden önce ölebileceğini ve böylece hiç bir zaman bağışalamamızın belkide mümkün olmayacağını düşünerek vb. nedenlerden ötürü sırf kendimizi rahatlatmak için bağışlamamız gerektiğini değerlendirmektedir.

c. Kendimizi bağışlamak : Yazar, burada iç huzurumuzu kazanabilmek için geçmişimizi içtenlikle yargılayıp sevme özgürlüğümüze varmamızı önermektedir.

d. Canavarları bağışlamak : Canavar ruhlu bir kişinin bağışlanabilirliğinin ancak o kişinin zulmüne uğruyanın karar verebileceği gerçeğine değinilmektedir.

e. Tanrı’yı bağışlamak : Tanrı’yı yaptığı hiçbir şeyden ötürü suçlayamayacağımız için ortada bağışlamanın da olmayacağı vurgulanmaktadır.

3. Üçüncü Bölüm : Nasıl bağışlarız ? : Yazar bu bölümde bağışalanın nasıl yapılacağını şu şekilde kaleme almıştır; önce yavaş yavaş ve azar azar bağışlamaya başlayınız, bir seferde yerine her seferinde bir parça bağışlayınız, geriye kalacak öfke duygusunu başkasıyla paylaşınız, birini bağışlaması için hiç kimseyi zorlamayınız, bağışlamak kişinin özgür seçimine bırakılmalıdır ve bu bağışlama içten duygularla yapılmalıdır.

4. Dördüncü Bölüm : Neden bağışlarız ? : Bu sorunun cevabını yazar şu şekilde vermektedir : Çünkü bağışlamak, herşeyin haksız olduğu bu dünyadaki haksızlıkları düzeltmenin tek yoludur; haketmediğimiz acılara karşı sevginin beklenmedik bir başkaldırışıdır ve haketmediğimiz acıları iyileştirmemizde tek umuttur. Sonsöz olarakda denilebilir ki, bağışlamak gerçekçiliktir, yüzleşmektir, özgürlüktür ve sevginin en büyük gücüdür.

SONUÇ :

A. KİTABIN ANAFİKRİ : Sizi incittiler ve yüreğinizde derin yaralar açtılar. Ömür boyu içinizdeki bu acı, yüreğinizdeki bu yarayla yaşamayımı yeğlersiniz, yoksa size acı çektiren insanları bağışlayıp, ruhunuzu çekilen acılardan kurtarıp, özgürlüğünüze kavuşmayı mı ? Yazar ikinci yolu seçerek bağışlamanın mümkün kıldığı huzura özlem duyan herkese omut ışığı yakmaktadır.

B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER : Kitap; şimdiye değin alışılagelmemiş konulara bir psikolog yaklaşımı ile değinerek kişileri gerçekten rahatlatmakta ve insanlara yol göstermektedir.

C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER : Huzuru başkaları tarafından bozulmuş kişilerin bu kitabı okuyup, bahsedilenleri kendi üzerinde denemelerinde fayda mütalaa etmekteyim.








KİTABIN ADI Bahar Koleksiyonu
KİTABIN YAZARI Judıth KRANTZ
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu –İSTANBUL
BASIM TARİHİ Haziran 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI Bir Reklam Ajansına Giren Genç Ve Güzel Kızların Hayatında Meydana Gelen Değişiklikler

KİTABIN ÖZETİ :

Frankie Severıno Loring Manken Ajansında çalışan sorunları ve kusurları düzeltmek için hemen atağa geçen, düzeltene kadar uğraşan bir bayandır. Justıne Loring ise Lorıng Mankenlık Ajansının sahibi mantıklı ve sakin, her birinin kusur ve eksikliğini açıklayan ideal bir iş kadınıdır.

Necker Holding Pariste açacakları yeni bir moda evinde, dizaynır Marco Lombardi’ yi tanıtacaklardır. Paris podyumlarında hiç görülmemiş yep yeni mankenler aramaktadır. Tecrübesiz ama fakat yetenekli kızlar gerekir. Sonunda yarışmayı Lorıng ajansından üç kızın kazandığı haberi gelmiştir. Bunlar April, Jordan ve Tinker dir. Fakat önemli bir sorun vardır. Necker holdingin sahibi bay Necker, Jüster’in babasıdır ve annesini Justene hamile iken terketmiştir. Daha sonra zengin ve kültürlü bir kadınla evlenmiş fakat bu kadından çocuğu olmamıştır. Kadında sonradan ölmüştür. Necker derin bir acı ve yalnızlık duyar. Kızına kendisini affettirmek için elinden gelini yapar. Fakat kızı babasına kin ve nefret duyguları beslemektedir. Sonunda bay Necker kızı ile buluşmasının yolunu böyle bir yarışma planlayarak bulma yolunu seçer. Mankenlerin üçünüde Loring Ajanstan seçtiğinde ajansın sahibi olan Justenin gelmemesi için hiçbir mazaret olamaz. Fakat Justen bir bahane uydurularak Paris’e Frenkie’i yollamıştır.

Frenkie kızlarla beraber Parise gitmiş ve bay Necker‘in misafiri olmuştur. Bay Necker kızı Justene’i göremeyince çok üzülmüştür.

Defile anına kadar iki haftalık bir süre vardır. Bu süre içinde kızların hepsi kendine erkek arkadaş bulmuş ve cinselliği tam anlamıyla doyumsuzca yaşamaya başlamışlardır. Kızlardan April ‘in lezbiyen olduğu ortaya çıkar. Jordan bay Necker ile Tinker’da dizaynır Marco Lombardi ile ilişkiye girmiştir. Frenkie de şirketin fotorafçısı Mike ile beraberdir. Bu arada Loring ajansın rakibi Darting kızlarla yakından ilgilenir.Şirketini büyütmesi için o kızlara ihtiyaçı vardır.

Defile için parti verildiğinde bütün kızlar ve Dart oradadır. Paris'te geçilen iki hafta boyunca kızların kişilikleri değişmiş tamamen eskisinden farklı olmuşlardır. Partide olaylar çıkmış, Dart’ta kızları kendi şirketine almak için oyunlar planlanmaktadır. Frenkie durumun daha da kötüleşmemesi için Josteri telefonla arar, olanları anlatır. Justen ’de babasıyla görüşmesi pahasınada olsa Paris'e gelir. Frenkie ve kızlarla konuşarak ortalığı sakinleştirir.

Defile sonunda Tinker uyuşturucunun etkisiyle podyumda hatalı davranışlarda bulunarak başarısız olmuştur. Jordar ve April ise Lonbardi simgesi olmuştur. Baba ve kız arasındaki buzlar erimiş her şey tatlıya bağlanmıştır. Jordan Bay Necker ile Frenkie Mike ile evlenir. Tinker de Pariste kalmıştır. Artık kızları yeni bir gelecek beklemektedir.









KİTABIN ADI Barış Düşüncesi ve Saldırganlık
KİTABIN YAZARI Hüseyin PORTAKAL
ÇEVİREN
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ Eylül 1999 – Cem Yayınevi
KİTABIN YAYIM MAKSADI Sosyo – Psikanalitik Bir Deneme

KİTABIN ÖZETİ :

SALDIRGANLIK SORUNUNUN GÜNCEL YAŞAM İÇİNDE İNCELENMESİ

Saldırgan bir davranışın kendini kolayca, şiddetle ve hızla dışa vurması, insana özgü tüm nitelikleri oluşturur. Saldırganlık, bir şefe özgü eylem olan erkekliğin ve kahramanlığın belirtisi de kabul edilir. Bu eylem “düşmana” karşı yönetilir ve başarı sağlanırsa dostlar ve tanıdıklar ses çıkartmazlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün bunlar insanın saldırganlığını anlamaya hiç mi hiç yetmez .

İnsanların tek başına bir aşk, ilgi ya da iğrenme uyandırdıkları gerçeği her zaman kesin olarak söylenemez. Biz zaten bir dış nesnenin uyarılması ve etkin beklentisi içerisinde bunları bir tür hazır buluruz ve bunlar ortaya çıkar çıkmaz, duygularımızı onlara yansıtırız. Bununla birlikte, yavaş yavaş bir eğilim ya da güçlü bir karşıt duygu duyumsamaktan ileri gelen ilginin bir başka bir biçimini de bilmiyor değiliz. Bu ilgiler aracılığı ile ve zamanla duygular coşar, en yüksek uyarı derecesine varır. Cinsel olarak yansımış bir nesnenin “kuşatması” ve onunla birlikte tek doyurucu bir edinime varılması gereksinimini az çok bastırılmaz bir şekilde duyumsarız.

Tepki kavramı, parça parça olan davranışımızı bir düzene koymak için kavrayışımızı kolaylaştıran bir model oluşturmaya yarar. Gerçekte, saf halde bulunan özel bir tepi, kavramsal bir soyutlamadır ve saldırganlık tepisi kadar cinsel tepi de güncel yaşam içinde bağımsız bir etken olarak araya girmez.

Saldırganlığın, cinsel gereksinimlere “dalga taşıyıcısı” hizmeti görmesi için bu iki nitelik sürekli olarak birleşmiş bulunur. Beslenmeyi şiddetle isteyen ve aynı anda çırpınan çocuk, karnı doyar